GÜNEŞE YOLCULUK » DevhaberDevhaber

21 Ekim 2021 - 07:37

GÜNEŞE YOLCULUK

GÜNEŞE YOLCULUK
Son Güncelleme :

21 Eylül 2021 - 11:23

146 views

78 Kuşağı olarak planladığımız GAP turuna bugün başladık. Yaptığımız programa göre gece saat 00:30’da Gaziantep’ten hareket edip; sabah 06:30 sıralarında Diyarbakır’da kahvaltımızı yapacağız. Daha sonra Midyat, Mardin, Dara, Göbekli Tepe ve Urfa’dan sonra Gaziantep’e dönerek turu bitirecektik.

Yaptığımız programa göre 40 kişilik bir katılım sağlayacaktık. Ama Kovid-19 salgınının tekrar yükselişe geçmesi ve hava sıcaklığının tur güzergahında 36 derece ve üzerinde seyretmesi programımızı olumsuz etkiledi…

Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece saat 00:30’da Sankopark önünde aracımıza binerek hareket ettik. 15 bayan, 12 erkek olmak üzere toplamda 27 kişiydik.

Saat 03:00 sıralarında Urfa’daydık. Burada turizm rehberimiz Gülşen hanımı alarak yola devam ettik. Sabah saat 7’de Diyarbakır’da kahvaltımızı yaparak önce bir dinlendik. Grupta birbirini ilk kez görenler çabucak tanışıp kaynaştılar. Her şey aile ortamında başladı. Bu hepimizin hoşuna gitti.

DİYARBAKIR

Diyarbakır gezimizin ilk ayağı surlardı. Diyarbakır’ı gezenler buradaki surların ne kadar eski ve etkileyici olduğunu bilirler. Çin seddinden sonra Dünya’nın ikinci büyük surları olduğu söylenir. Bazı kaynaklarda surların dokuz bin yıllık olduğu söylense de, bu çok abartılı bir rakamdır. Ama çoğu kaynaklar buranın 5.000 yıllık bir tarihe sahip olduğu görüşünde birleşirler.

Diyarbakır Surları 2015-16 yıllarında çıkan sur çatışmalarında büyük zarar görmüştür. Devlet tarafından Fındık Burcu üzerine beton dökülerek bayrak dikilmiş; Keçi Burcu üzerine de tuvalet yapılmış ve atık suları ile burç duvarları kirletilmiştir. Çatışmalar sırasında burası güvenlik noktası olarak kullanılmış, burçlar arasına beton bloklar yerleştirilerek surların mimarisini bozan görüntüler oluşturulmuştur.

Surların Dağ Kapı; Urfa Kapı; Yeni Kapı ve Mardin Kapı olmak üzere 4 ana kapısı bulunmaktadır. 16. Yz.ylda Matrakçı Nasuh tarafından çizilen bir haritaya göre şehir o tarihte sadece bu surların içinden ibaretti…

Surların ardından Cahit Sıtkı ve Ahmed Arif Müzesini gezdik. Bu iki büyük isim, Diyarbakır’ın yetiştirdiği büyük usta şairler. Ama Cahit Sıtkı ile Ahmed Arif’i bir tutmamak gerek. Cahit Sıtkı toplumculuktan uzak, suya sabuna dokunmayan, bohem bir hayat yaşadı. Ama Ahmed Arif toplumcu şairlerin başında gelir. Hayatı mücadele içinde ve kendi coğrafyasının yaşanmışlıklarını mısralara dökmekle geçti…

4 ayaklı minare mutlaka görülmesi gereken bir yerdi. Çünkü burası 28 Ekim 2015 yılında Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi katliamından sonra çok önemli bir ziyaret noktası haline gelmişti. Belki ileride burasının bir “Barış Anıtı”na da dönüştürülmesi de söz konusu olabilir.

Minare dört sütun üstüne monte edilmiş bir maket görünümündeydi. Adını da bu ayaklardan alıyordu. Tahir Elçi tam da bu ayakların olduğu yerde suikaste uğramış ve hayatını kaybetmişti. Sütunlar üzerinde ki kurşun izleri, katilleri ortaya çıkarmamakta ısrar eden devletin bir ayıbı olarak sırtarıyordu. Buradan ayrılırken, Tahir Elçi’nin katliamdan sonra medyaya yansıyan görüntüsü geldi gözlerimin önüne. O, vurulmuş up-uzun yerde yatıyordu. Biz se içimiz burkularak onu bu haliyle bırakıp gidiyorduk!..

Üzerinde kısa bir gezinti yaptığımız “On Gözlü Köprü” ve ya bilinen adı ile Dicle Köprüsü’nün 1065 yılında Mervaniler tarafından yapıldığı söylense de, çoğu tarihçiler eserin İslam öncesi yapıldığı görüşündedir.

Dicle köprüsü ile Diyarbakır gezimizi bitirerek Hasan Keyf ve Batman üzerinden Midyat’a geçtik. Hasan Keyf kıyılarından geçerken, bütün tarihi ve kültürel dokunun sular altında kaldığını görmek üzücüydü! Bu güne kadar resim ve kart postallarda hayranlıkla gördüğümüz güzellikler yok edilmişti!..

Yaptığımız programa göre geceyi Mardin’de geçireceğimiz için ziyaretleri kısa tutuyor, bir sonraki yere soluk soluğa gidiyorduk. Midyat’a da bu temaşa içinde girdik.

MİDYAT

Midyat’ta ilk ziyaret yerimiz Hercai Konak adı verilen eski bir konaktı. Bize farklı gelen mimarisinin haricinde, özelliği olmayan sıradan bir konaktı…

MOR GABRİEL MANASTIRI

Saat 15 sıralarında Mor Gabriel Manastırı’na geldik. Burası Midyat’ın 23 km. Güneydoğusunda, yüksek bir tepe üzerine kurulu eski bir Süryani kilisesiydi. Temelleri 397 yılında Mor Şemun tarafından atıldığı için bu adla anılıyordu. Farklı tarihlerde yeni bölümler eklendiği için, mimari farkı hemen kendini belli ediyordu. Sonradan eklenen ve yama gibi duran yapılar temayı bozmasına rağmen; orijinal yapı ve tasarım hayranlık uyarıyordu.

Günümüzde hala aktif olarak kullanılan manastırın dua evleri, rahiplerin inziva yerleri ve çile odaları bu güne kadar özenle korunmuştu.

Manastırın bazı yerlerinde “giriş yasak” uyarısı vardı. Bu uyarıların nedeni, orada bulunan rahiplerin derste veya ibadet halinde olmalarıydı…

Manastırda rehberliği Süryani bir genç devraldı. Bize her tarafı gezdirerek bütün anlatımları o yaptı…

Saat 14;10’da Mor Gabriel’den ayrıldık. Aracımızla kısa bir yolculuktan sonra Dara Antik Kente geldik. Burası en çok görmek istediğim yerdi.

DARA ANTİK KENTİ

Kent, savaşta talan edilmiş, darma-dağınık bir harabe görünümündeydi. Ama burası muhtarlığı olan oldukça büyük bir köydü ve hala önemli bir yaşam alanıydı. Köye girişte bizi karşılayan ve Ahmed Arif şiirleri okuyarak harçlığını çıkarmaya çalışan çocuklar pırıl-pırıl ve çok tatlıydılar. Bu manzara bile köyün yoksulluğunu anlatmaya yetiyordu.

Yol kenarlarında ve köyün içinde, üzerinde çeşitli şekiller olan pek çok kesme taşlar vardı. Gelişi güzel ve atıl durumda olan bu taşların, yıkılmış antik yapıya ait eşsiz eserler olduğu belliydi.

İkamet edilen köy evlerinin duvarlarında yer alan çoğu taşların üzerinde Persleri veya Romalıları andıran süslemeler bulunuyordu. Anlaşılan o ki; antik yapının parçası olan bu taşlar, köylüler tarafından kendi inşaatlarında bilinçsizce kullanılmıştı…

Antik harabeler arasından yürüyerek “Zindan” tabir edilen yere geldik. Koca kesme taşlardan yapılı dik merdivenlerden en dibe kadar indik. Ancak burası halk arasında zindan olarak bilinmesine rağmen, aslında Bizanslılar tarafından sarnıç olarak yapılmıştı… Dara Antik Kenti Kazı heyeti Başkanı Doç. Dr. Hüseyin Metin, Sarnıcın sağlamlık ve mimari yapısıyla, Yerebatan Sarnıcı’ndan sonra gelen ikinci yapı durumunda olduğunu belirtiyor. Yüksekliği 15 metre olan bu sarnıç, 10 bin metreküp su alma kapasitesine sahiptir.

Dara Antik Kenti’nin ne zaman ve kim tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemektedir. Kentin 7 bin yıllık bir geçmişe sahip olduğu söylense de, bunun abartılı bir rakam olduğu ortadadır.

Makedonya Kralı Büyük İskender ve Pers Kralı 3. Darius orduları, M.Ö. 333 yılında İssos (bu günkü İskenderun) ta karşı karşıya gelir. Perslerin sayıca ezici bir üstünlüğü vardır. Buna rağmen savaşı Büyük İskender ve askerleri kazanır. Darius; annesini, karısını ve kızını savaş alanında bırakarak; İran’ın Kuzeydoğusunda yer alan Horasan’a kaçar. 2 yıl aradan sonra (M.Ö. 331) Gaugemala (diğer adı Erbil) da tekrar karşı karşıya gelirler. Bu kez Büyük İskender, Pers ordusunun tamamen yok olması ve Darius’un gene kaçmasıyla kesin bir zafer elde eder. Darius bir süre gizlense de, daha sonra kendi adamları tarafından öldürülür.

Darius’un savaştan kaçtıktan sonra nerede gizlenip öldürüldüğü konusunda net bir bilgi yoktur. Ancak Büyük İskender’in hekimliğini yapmış olan Babilli Hekim Tamatam, yazmış olduğu hatıralarında bu konuya değinmektedir. Bu hatıralar Karlheinz Grosser tarafından bulunarak kitap haline getirilmiştir. Kitapta anlatılanlara göre:

Büyük İskender ve Pers Kralı Darius M.Ö. 331 yılında Gaugamela denilen yerde son savaşlarını yaparlar. Burası, bu gün Erbil olarak bildiğimiz yerdir. Pers Kralı 3. Darius burada net bir şekilde yenilir. Ama kaçmayı başararak Dura adı verilen yerde gizlenir. Bir süre sonra kendi adamları tarafından öldürülerek, cesedi Büyük İskender’e teslim edilir.

Burada adı geçen “Dura”nın da neresi olduğu kesin değildir. Wikipedi’ye göre bu gün Suriye’de bulunan Deyrizor’un eski adının Dura olduğu belirtiliyor. Ama orada belirtilen Dura, M.Ö. 300 yıllarında inşa edilmiş.

Bu durumda bu zayıf bir ihtimaldir. Diğer bir iddia da; Dara Antik Kenti’nin M.Ö. 530-570 yılları arasında, İranlı hükümdar 1. Darius tarafından kullanılmış olmasıdır. Dara (Darius) Antik Kenti’nin kralın kendi adıyla anılması ikinci ihtimali güçlendirmektedir.

Antik kentin tarihi her ne kadar Milat’tan çok öncesine dayansa da; Romalılar burayı ele geçirdiklerinde, kentin etrafını 4 km. surla çevirmişler. Sarnıcıda inşa ederek Sasaniler’den korunmaya çalışmışlardır.

Bugün harabe şeklinde olan antik kent, Oğuzlar Köyü içerisinde yer almaktadır. En çok ilgi çeken yer ise, bir zamanlar kaya mezarları ve taş ocağı olarak kullanılan alandır.

Bir başka hikaye ise; Dara’da 573 yılında büyük bir savaş yaşanır. Sasanilerin kazandığı bu savaşta binlerce Roma askeri öldürülür. Daha sonra sürgünden dönen Romalı askerler burada galeri mezarlar inşa ederek, savaş alanından topladıkları arkadaşlarının kemiklerini üst üste yığıp “ölü diriltme ritüeli” uygulamışlardır.

Ölü diriltme ritüelleri çok eski toplum mitolojilerinde anlatılan ayinlerdir. Mısır Mitoloji’sinde İsis; Osiris’in 14 parçaya bölünen bedenini farklı yerlerden toplayarak diriltir!.. İbrahim Peygamber ölü güvercin parçalarını bir araya getirerek diriltir!.. İsa Peygamber; mezarda ki bir ölüyü diriltir ve onunla konuşur!..

Benzer bir Ölü Diriltme Ritüeli’de Tevrat’ta Hezekiel bölümünde yer almaktadır. Bu bölümde Hezekiel kendini insan kemikleri ile dolu bir ovanın ortasında bulur. Kemikler kurumuş ve geniş bir alana saçılmış

durumdadır. Hezekiel, Tanrı’sının kendisine söylediklerini uygulayarak bütün kemikleri bir araya getirir. Ritüelin etkisiyle kemikler tekrar ete bürünerek birleşir ve insanlar dirilir!.. Tevrat’ta bu olaydan “çok büyük topluluktu” diye söz edilir…

Kısacası burası Dünya’da eşine az rastlanan bir açık hava müzesiydi. Kazı çalışmalarının hala bitmediği söyleniyordu. Ama ortada devam eden bir çalışma da yoktu. Antik kenti gezip dolaşabiliyorsunuz. Ama büyük bölümü hala özel mülkiyetti. Hayran kaldığımız 1500 yıllık su sarnıcı bile köylüye ait bir ahırın altında bulunuyordu! Dahası; gün yüzüne çıkarılan yerlerin, Antik Kent’in ancak üçte biri olduğu söyleniyordu. Geriye kalan bölümün ise hala ikamet edilmekte olan köy evlerinin altında olduğu söyleniyordu. Devlet buraya hiç bakım yaptırmamış, ödenek ayırmamıştı. Böyle olunca da içler acısı bu durum ortaya çıkmıştı…

Geceyi Mardin’de, Mezopotamya Garden Otel’de geçirdik. 22 Ağustos 2021 sabahı gezimize devam ettik. Mardin çarşısını, sabuncuları, Süryani Şarap satılan yerleri dolaştık. Araba girmeyecek kadar dar sokakları vardı. İş alanı olmadığından insanlar olanak yaratmaya çalışıyordu. Dar sokaklarda atlarla resim çektirterek para kazanmaya çalışan gençler ve çeşitli içecek satarak hayatını kazanmaya çalışan pek çok insan vardı. Ama tamamı güler yüzlü, esprili ve mütevazı insanlardı. Bu güne kadar Mardin hakkında “kartal yuvası gibi bir yer” benzetmesini çok duymuştuk. Biz de öyle gördük!..

Doyamadığımız bu güzellikleri geri de bırakarak Kasımiye Medresesi’ne gittik. Burası kent merkezinin güneybatısında yer alıyordu. Yapısında ustaca taş işçiliğinin yanında kesme taş ve tuğla kullanılmıştı. Güzel ve büyük bir yapıydı. Diğer yerler gibi buranında kendine has bir hikayesi vardı. Medresenin yapımına Artuklular zamanında başlanmış, 1457-1502 yıllarında külliye olarak ancak tamamlanabilmiştir. Avlusunun içinde “abı hayat” adı verilen bir çeşme ve büyükçe bir havuz bulunmaktadır.

Mardin’in bin bir gece masallarını andıran mimarisini ve beni içinde tutsak bırakan gizemli tarihini de geride bırakarak, Göbekli Tepe’ye doğru yol aldık…

GÖBEKLİ TEPE

Göbekli Tepe’ye geldiğimizde saat 16;00 sıralarıydı. Bütün ovaya hakim bir tepe üzerindeydi. Çevresi, ziyaretçilerin serbestçe dolaşacağı şekilde ahşap merdivenlerle çevrilmiş ve üzeri eserlerin hava şartlarından zarar görmemesi için on beş metre kadar yüksekten çadır kapatılmıştı.

Buranın hikayesi, 1986 yılında arazi sahibinin çift sürerken bulduğu bir heykel ile başlıyor. Daha sonra Alman Arkeolog Klaus Schmidt’in araziyi görmeye gelmesiyle buranın Dünya’da eşi benzeri olmayan bir tapınak olduğu anlaşılıyor.

Daha önceden Karl W. Luckert’in Göbekli Tepe, Andrew Collins’in Göbekli Tepe ve Tanrıların Doğuşu adlı eserlerini okuduğum için konu hakkında az çok bilgi sahibiydim. Bu sayede burada bulunan eserleri daha kolay tanıyabilmiştim.

Çoğu ziyaretçiler gibi bende, Göbekli Tepe’nin internet sitelerinde resimleri yayınlanan alanla sınırlı olduğunu sanıyordum. Gerçekte Göbekli Tepe çok geniş bir alanı kapsıyordu. Farklı noktalarda ağır aksak sürdürülen diğer kazılar ziyarete kapalı da olsa geriden gözlenebiliyordu.

Göbekli Tepe’nin özelliği ilk insanın; avcı-toplayıcı ve tarım toplumuna geçişteki bilinen bilgileri değiştirmiş olmasıdır. Bu yapının ortaya çıkmasıyla, insanların 12 bin yıl önce tarımı keşfettiklerini, hayvanları evcilleştirdiklerini ve yerleşik düzene geçtiklerini öğreniyoruz. Üstelik o taşların kesim ve şekillerine bakınca, 12 bin yıl önce kullandıkları teknolojiye şaşırmamak elde değil.

Taşların üzerine çizilen hayvan motiflerinin ne anlama geldiği bilinmiyor. Burası, avcı-toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişte bir istasyon olarak düşünülebilinir. Belki bu figürleri sadece bir süs olarak kullanmış olabildikleri gibi; bir tapınım kültü de olabilir. Ama gerçek olan; insanlar 12 bin yıl önce böyle bir eser bıraktıklarına göre, demiri keşfetmiş ve ondan faydalanıyorlardı.

Her ne kadar Göbekli Tepe’yi ortaya çıkaran Alman Arkeolog Klaus Schmidt, buranın bir tapınak olarak inşa edilmiş olabileceğini iddia etse de; Kanadalı Bilim İnsanı Ted Banning buna karşı çıkmaktadır. Ted Banning’e göre Göbekli Tepe’de çok fazla yemek atıkları vardı ve bu da, buranın yerleşim yeri olduğu anlamına geliyordu…

Evet! İnsanlar 12 bin yıl önce burada avcılıktan yerleşik düzene geçtiler. Önce hayvanları evcilleştirerek, onlardan yararlanmayı öğrendiler. Göbekli Tepe atıklarının içinde yabani buğday kalıntılarına da rastlanmıştı. Buna dayanarak ilk buğdayın burada yabani bir şekilde keşfedildiği ama evcilleştirilerek bu gün kullandığımız buğdayın ortaya çıktığı söylenmektedir…

Göbekli Tepe’yi de geride bırakarak Urfa’ya ve oradan da Gaziantep’e dönerek gezimizi sonlandırdık. Benim aklım Dara ve Göbekli Tepe’de kalmıştı. Özellikle Dara Antik Kenti’nin içler acısı durumu bir yana; zengin tarihinin derinliklerinde kaybolmaya yüz tutmuş gizemlerinde esir kalmıştım!

Böylesine muhteşem bir yer hala UNESCO listesine girebilme mücadelesi veriyor. Çünkü yetkililer ilgilenmemiş ve tanıtımı yapılmamış! Binlerce yıl önce bu coğrafyada yaşayan insanlar tarafından bize miras bırakılan bu eserlere sahip çıkmalıyız! Dara Antik Kenti Ölüyor! Bu sese kulak verelim!..

YORUM YAP

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
Porno Gratuit Porno Français Adulte XXX Brazzers Porn College Girls Film érotique Hard Porn Inceste Famille Porno Japonais Asiatique Jeunes Filles Porno Latin Brown Femmes Porn Mobile Porn Russe Porn Stars Porno Arabe Turc Porno caché Porno de qualité HD Porno Gratuit Porno Mature de Milf Porno Noir Regarder Porn Relations Lesbiennes Secrétaire de Bureau Porn Sexe en Groupe Sexe Gay Sexe Oral Vidéo Amateur Vidéo Anal