Yazı Detayı
25 Temmuz 2018 - Çarşamba 00:39 Bu yazı 2484 kez okundu
 
YOL. -1-
Haydar DOĞAN / Almanya
alivefa@devhaber.net
 
 

YOL. -1-

 

Milattan Sonra 2018 yılının Temmuz ayında bazı ülkelerden kaçan insanlar denizlerde boğuldular. Akdeniz suları çok insan yuttu. Asya’dan, Afrika’dan Avrupa’ya kaçmak isteyen insanlar küçük teknelere hacminden fazla binerek sadece yaşamak için yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar. 
Yolculuklar ölümle bitiyordu Millattan Sonra 2018 yılının Temmuz ayında.

 

Kuzey Yarım Kürenin kuzeybatısından güneye doğru arabayla yol alıyorum aynı zaman diliminde. Bulunduğum yer haritada Almanya olarak belirtilmiş. Frankfurt şehrinin havaalanına yakın geçiyorum. Dakikada bir uçak iniyor, bir uçak kalkıyor. 
Kara Ormanlar bölgesine girdiğimde ağaçlar arasındaki bir park alanına çekiliyorum. Hava sıcak. Alnım terli. Şişedeki su ısınmış. 
Otoyol’dan hızla bir tır geçti. Gördüğüm binlerce tırdan hiç farkı yok. Plakasını görmedim, ama üzeinde “Roma - Brindisi - Roma” yazılı..... bu yetti düşünmeme!

 

“Düşünce ışık’tan hızlıdır!” o an devreye girdi.

Millattan Önce 73 yıllarına, Kara Ormanlardan İtalya-Roma’nın bir arenasında buldum kendimi. Hiç görmediğim bir yere beni o tır üzerindeki yazı götürdü. Tır çoktan uzaklaşmıştı benden. Tır’ı kim sürüyor, tanımıyorum. Gözlerini bile görmedim. Onun benden haberi yok....

 

Arena, taş ustalarının hünerlerini sergiledikleri devasa bir yapı. Taş basamaklar hıncahınç insan dolu. 
Elbiselerde beyazın hâkim olduğu gözümden kaçmadı. Aslında bildiğimiz perdelerin vücuda sarılmasından başka bir şey değildi bu elbiseler.

 

Bir locaya insanlar tepsilerde üzüm, incir, kızarmış et ve bir çok yiyecekle girdiler. Taş masalara bırakıp çekildiler. 
Demir bulunmuş, işlenmiş, ele kılıç, mızrak ve kalkan olmuştu. Altın, gümüş, zümrüt, yakut bulunmuş, baştaki taca işlenmiş, pelerinlere nakşedilmişti. 
Her şey hazır gözüküyordu taş merdivenlerde. 
Arenanın içinde, yani altında demir parmaklar arkasında da insanlar vardı. Onları yukarıda, taş basamaklarda ve locaya kurulmuş olanlar bekliyorlardı. Gelecektiler....

 

Bir el üzüm salkımına uzandı. Bir tane kopardı. Yere bıraktı. Altın kadehe uzandı. Dudaklarına götürürken kırmızı bir damla beyaz pelerinine düştü. Demir parmaklıklar büyük bir gürültü ile yana açıldılar. Locanın tam karşısındaydılar. 
Arena’da sesler ardı ardına yükseldi. Kimdi bunlar sarı toprağın üzerindeki iki kaslı insan bilmiyorlardı. Yan yanaydılar. İki idiler. Biri sağa baktı, diğeri sola. Sonra bakışlarını değiştirdiler; sola bakan sağa, sağa bakan sola döndü. Sonra birbirlerinin gözlerine baktılar.

 

Millattan Sonra 2018 yılında, Millattan Önce 73 yılına düşüncede giderek, Almanya’nın Kara Ormanlar Bölgesinde bir park alanındayım hâlâ. 
Roma - Brindisi - Roma yazılı tır ne kadar uzaklaştı bilmiyorum. Yönü İtalya olduğu belli. Ben birazdan yükümü bırakarak, geldiğim yöne geri döneceğim. Tarih 20 Temmuz 2018. 
Geceden yemek torbama üzüm konulmuş. Kırmızı. Park alanında bir taş masaya yolluğumu sermişim. Kahve hâlâ sıcak. Su ısınmış. Üzüm salkımından bir tane koparıp düşürmeden ağzıma atıyorum. İkinci tanede bana hızla gelen karıncaya takılıyor gözlerim. Durup bana bakıyor, ben ona. Sonra başımı çevirdim, onu o an kaybettim!

 

Baş parmak havaya kalktı locada... Sesler o an kesildi. Kesilen insan sesiydi. Taş başamaklar taşa kesildiler o parmak işaretiyle. İki insan göz göze bakarak birbirlerinden uzaklaştılar. Aralarında on metre var. 
Sarı toprak üzerine bırakılmış demir parçalarını aldılar. Kılıçtı, mızraktı, zincirdi. Biri elini boynuna attı. Terini silip toprağa attı. Toprak o an bir taç gibi açtı. Aynı karınca mıydı bilmiyorum, ama o ter damlasına hızla aktı....

 

Allecra....

Loca’nın tam karşısında, sarı toprağın üstünde, boyunlarında ter biriken iki insan, ayaklarındaki zincirlerden köle olduğunu bilmeden yaşayan, kafasında demir başlık, elinde demir mızrak olan biri tarafından çözüldü. Her ikisi de o anda ayaklarını sertçe toprağa vurarak kaslarını açtılar. Toprağın tozu bir süre yükseldi, diz kapaklarına kadar varan toz bulutu kendini yavaşça yere bıraktı.

 

Sırtlarına değen rüzgârla biraz sarsılsalar da, yeniden sağlam sarı toprağa bastılar.

Altın kupada kırmızı şarap bırakıldığı taş masada içten dışa doğru halkalar oluşturarak dalgalanıyordu. İşaret, kupadaki şaraptan bir yudum daha aldığında başlayacaktı. Kupa masaya indiğinde arenadaki herkesin çığlığı loca için atacaktı. Burada hep bu yaşanıyordu. Bunu buradaki bütün seyirciler biliyordu. Bir farkla, bu arenada hiç kadın yoktu, olmamıştı! Sadece loca’da kralın yanında bazen tek, bazen iki kadın bulunurdu. Tek Kadın olduğunda ikinci kadının akıbeti hiç sorulmazdı. Herkes onun sonunun ne olduğunu bilirdi.


Loca’da bugün tek kadın vardı oturan ve kral keyifliydi. Yanında duran kadın Makedonya’dan getirilmişti. Burada yeniydi. Kralın çevresinde ne kadar insan varsa hepsini ölümle korkutmuştu. Kral bunu biliyordu. Hazineden sorumlu olan kişi bunu Kral’a söylediğinde o bunu duymuştu. Kral’ın kapısından çıkarken ve kanatlı kapı daha kapatılmamışken, iki askere yüksek sesle “öldürün” emri verdiğinde Kral’ın gözleri ondaydı. Bir asker tereddüt edince diğer askere dönerek “bu askeri öldür” demiş ve asker de emri Kral’a bakmadan yerine getirmişti. “Şimdi bunu öldür” emri taş binada üç kere yankılanmıştı. Hazineden sorumlu kişi de orada asker tarafından öldürülmüştü. Kadın Kral’a dönüp beş adımda kapının arkasındaki odaya dönmüştü. Asker iki kanatlı kapıyı hafifçe kapatmıştı.
Kral’ın yatağına kendisini atıp Kral’ı zevke davet etmişti. “Senden cesuru buraya daha gelmedi! Bu gücü kimden aldığını sana sormayacağım. Tabii ki, benden!” dedi Kral. Kadın konuşmaya gerek bile duymadı.
Makedonya’dan gelen bu kadının adı Valenta idi. Bu isim erkek çocuklarına verilirdi Roma’da. Kral’dan başkasının ismi ile çağırması yasaktı. Güç, cesaret anlamlarından geliyordu Valenta ismi.

 

Yeşil pelerini altın simli Valenta
Tanrının evine al beni
Cesaretinden ve gücünden kat
Gücümden Egidio yarat bana

 

Kral kupasını alıp ağzına götürüyordu ki, Valenta kupayı kaptı. Havada tuttu. Arena’dakilerden ses çıkmıyordu. Kimi görmemek için gözlerini yere diktiler. Valenta ile karşılaşmak hiç de güzel olmayabilirdi kendileri için. Elleri ile ağız ve burunlarını kapatıp nefes almaya bile korkan insanlar vardı Arena’da.

Bir tek rüzgâr cesurdu.

 

“Kendisinden güçlü bir köle çıkana kadar
hep bir köle öldürecekti başka bir köleyi”

"içme o kadehi Valenta"

 

Millattan Sonra 21 Temmuz 2018 tarihinde, bir yol kenarında park alanındayım. Dalından koparılmış, kurutulmuş, öğütülmüş, su ile kaynatılmış ve damıtılmış kahve içiyorum. Taş masanın üstüne bıraktığım küçük not defterime tarihi işliyorum. Kalem bende!
Taş masa makina ile kesilmiş, düzeltilmiş ve buraya yerleştirilmiş. Pürüzlü yüzüne dikkatlice baktığımda gittiğim zaman benden çok eski.


Roma-Brindisi-Roma yazılı tır çoktan varmıştır İtalya'ya. Şoför yorgunluğunu bu yollarda yaşadım. Bu yollarda olduğum tarihten önceki tarihlere aktığım çok oldu. Kendimi en son o tır ile Roma'nın ortasında bir Arena'da bulmuştum. Sadece tarihin içindeki bir seyirciydim. 2091 yıl öncesine giderek o Arena'da nelerin yaşandığına bu park alanında şahitlik yaptım.

 

Sarı topraklı Arena'nın tam ortasında buldum kendimi. Taş ustalarının taş kestikleri zamanlara burada tanık oldum. Gladyatörlerin savaş meydanında güneş yarattığı gölgelerle varlığını gösteriyordu. Belki de tam bu durduğum yerde durdu bir savaşçı köle. Loca'da işlemesi göz kamaştıran koltuğuna oturan Kral'ın havadaki parmağına takılıyor göz düşüncem.

Kral'ın ardında duranlar kimler olabilir? Kısarak göz düşüncemi görmeğe çalışıyorum!

 

Valenta'nın elinde altın kadeh içilmeyi bekliyor. Yeşil pelerini altın simle süslü. Boynunda güneşi yansıtan bir gerdalık gözlerimi alıyor. Ellerimi güneşe siper ederek bakıyorum.

Ben tarihi değiştiremem. 
"İçme o kadehi Valenta" düşüncesi rüzgarla geliyor bana.

 

Nevio bu arena'da 12 yıl boyunca çalıştı. 7 taş ustası arena'nın yapımında Nevio'nun öğrencileri olarak 3 oğlu ile birlikte başından sonuna kadar yer aldılar. Nevio'nun büyük oğlu Fahroni demirciydi. Livio adını gözlerinin mavi olmasından alıyordu ve ahşap işlemesi ustasıydı. Kral'ın sarayındaki bütün ahşap işlemelerini Livio yapmıştı. Nevio'nun en küçük oğlu Maceo, tanrının hediyesiydi. Babasının yarattığı taşlara tanrılar oymakta kimse onunla yarışamazdı. Roma'da Maceo tanrı yaratan olarak ün salmıştı. En son yaptığı tanrının ağzından su akıyordu.Roma'nın tam ortasında. Fontana, halk arasında Maceo'ya takılan isimdi.

 

Valenta içse o kadehi, bu savaş alanında yanımda duran iki köle ölümüne savaşacaklar. Mızrakların demiri ışıldıyor. Kalkanlar benden ağır. Zincirler ayaklarından çıkarılmış. Arena'nın tamamı kölelerle dolu. Sadece Loca'da kurulu divanda Senato üyeleri mutlu.

 

Başımı dönderip Arena'daki bir köle ile göz göze geliyorum. Sonra diğer köleye dönüp bakıyorum. Bileklerinde deriden geniş bileklikler var ikisinin de. ismini bildiğim, solumda duran kaslı, gözleri çukurda ve bakışlarını Loca'dan ayırmayan, alnında beş çizgi olan, nefes alıp verirken sarı topraktan toz bulutları yaratan Trakyalı Spartaküs'ten başkası değildi.

 

"Sen o tır'ın ardına takılıp mı buraya geldin?" sesine karşılık sadece başımı sallayarak "evet" dedim. 
"Ne zaman yola çıkacağımızı biliyor musun?" diye devam etti....

Diğer köle savaşta sabırsızdı....

 

"Konuşacak mıyız, savaşacak mıyız? Neredeyse pas tutacak demir!" Bana da dönerek; "sen de çekil şu meydandan, git otur Loca'na!"

"Loca'da oturma hakkım olsaydı şimdi, şu anda bu sarı toprağa beraber basmazdık. Üstelik sen ölmeye niye bu kadar meraklısın?"

 

Spartaküs sözü alarak devam etti;

"Öleceksek burada hep beraber öleceğiz. Ben buraya gelene kadar senin gibi savaşlardan zaferlerle çıkarak geldim. İkimizden birini öldürme emrini veren Loca'da oturanlardır. Yeşil elbiseli kadının elindeki altın kadeh dudağına gittiğinde bu sarı toprak toz bulutuna, arenada oturanlar çığlığa duracaklar. Demirde kan kurumadan ya beni ya da seni bir başkası öldürmek için buraya getirecekler."

 

Diğer köle gülerek, "sen şuna ölmekten korkuyorum desene". 
Loca'ya bakarak, "sen de iç be kadın o kadehi" dedi köle.

 

Rüzgar arena'dan çıkmak için sarı toprağın üstünde halkalar çizerek esti. Bulut kısa bir süre sonra taş merdivenlerde tozlarını toparladı ve arenadan uzaklaştı....

içme o kadehi Valenta
kirletme rüzgarın sesini
tanrılar doğur bana Valenta
mavi gök altında

 

Giona adlı beyaz güvercin toz bulutları arasından taşa işledi bu sözleri. Bütün tanrılar Millattan Önce 73 yılında Giona kadar merhametli değillerdi. Kanatlarındaki beyazı Loca'nın üstünde bir anda beliren Allecra'ya vererek Giona göğe yükseldi. Güneşi kapatan kanatları arenada büyük bir gölge yarattı. Loca'da bir kıpırtı oluştu o anda. Valenta elindeki altın kadehi taş masaya koymaya çalışırken Arena'da herkes ayağa kalktı ve Loca'nın üstünde beliren beyaz pelerinli Allecra'ya baktılar. Kral'ın baş parmağı havadaydı. Altın kadeh içilmedi.

 

Allecra yaşıyordu.....

"var mısın benimle yenilmeye?"

 

Millattan Sonra 21 Temmuz 2018 hiç bitmeyecek kadar zaman taşıyordu içinde.
İnsan yaşamında her zaman diliminin bir anısı, anısı kadar acısı ve sevinci vardır. Tarihe kaydolan ne bu acılardır, ne de sevinçler. Bulunduğun zamandan gelecek zamana güzeli düşünerek mücadele etmekle başladığında tarih yazıcıları en başa haklılığı koyarak ele alırlar. Yaşayandan çok mücadele içinde dik durarak ölenleri, teslim alınmayanları kaydeden bir tarih bilinci hakimdir. Bunu yıkan anlayış, haklılığın halk tarafından sahiplenmesinden başka bir şey değildir.
Yaşayan bir tarihe sahip insanlık hep mücadele ile korudu kendini. Tarih, yeniden ele alındığında yaşayanlar Ankara'da bir destan yaratıyorlardı. Zamanı yontan bir usta kendinden önce onların yanında buldu ellerini.

 

Millattan Önce 73 yılından bu zamana, yani 2091 yıllık zaman dilimine baktığımızda, karşımıza çıkan direnişler hep yenilgilere sahne olmuşlardır. Bu bilinen, fakat zaferin böyle kazanılacağını Giona adlı güvercin, bu park alanında oturduğum taşa işliyordu.

"var mısın benimle yenilmeye?" sesi hala kulaklarımda.

 

Allecra bütün ihtişamıyla Loca'nın üstünde duruyordu. Beyaz tül rüzgarı topluyordu üstünde. Kıvırcık saçları yüzüne dolandı önce, sonra rüzgar o saçları arkaya doğru savurdu. Uzun tül rüzgar ile bütün vücut hatlarını sarı toprak ve arenada duranlara sundu. Gelen tek ses, "Allecra yaşıyor.." idi artık arenada.

 

Kral baş parmağını sarı toprağın merkezine doğru indirmiş, döğüş ustaları daha davranmamışlardı.Valenta'nın göğüs kafesi bir inip bir kalkıyordu. Altın kadeh içilmeden taş masaya bırakılmıştı ve herkes arenada ayaktaydı. Valenta kendi üstendeki Allecra'yı hiç bilmeyecek, arenadaki kölelerin kendisine saygı duyarak ayağa kalktıklarını sanacakı. Ama herkesin gözü açıktı. Kimsede Valenta'nın korku dolu gözlerine yönelme yoktu. Çünkü Allecra en üstteydi o an ve Yaşamın tek ustası Allecra idi bu arenada köleler için.
Allecra burada bir köleye gözlerini, gücünü, yaşam sanatını aldığı Giona adlı güvercinin fısıltısıyla verecekti.

 

"En güçlü bilek
bükülmeyen yürektir" elimdeki kalem ile kağıdın bir yerlerine işlendi. O an bir karınca açık olan kitaba yöneldi. Zakkum mevsimiydi güneş gören sarı toprakların beyaza aşkı. Su kendi sesini bir cam bardağa verdi, sıcaktı.

"Bir kölenin Adaleti en temiz su tanesi" diye demire işlenmişti Fahroni. Kılıç ve mızrak birazdan kana doyacaktı....

 

Güçlü sevgileri aşka dönüştüren bir kadının iç sesidir. Çınladımı kulaklarında zincirlerin anında kırılır. Zincirleri kıralın ilk düşü sarılmak, dokunmak, öpmek ve el tutmaktır. Sıcaksa sıcak, kimin umurunda....

 

Allecra, tarihin bir yerinde Spartaküs adlı bir köleyi boynunda taşıyacaktı...

"Ben öyle istiyorum".....

 

 

 

 
Etiketler: YOL., -1-,
Yorumlar
Haber Yazılımı