Yazı Detayı
02 Mart 2017 - Perşembe 09:44
 
Milliyetçilik, Ulus Devlet ve Modernite
A.İLHAN GÖK / Gaziantep
alivefa@devhaber.net
 
 

Gerçi insan yaşamının değeri çok büyük ama bizler,

Hep insan yaşamından daha değerli bir şey varmış gibi

davranıyoruz…Nedir bu?

Antoine de Saint Exupery

 

Nerede yaşayabilirim, yaşamımı nasıl devam ettirebilirim ve öldükten sonra ne olacağım? İnsana bu güvenlik sorularını sordurtan modernitedir. Oysaki modernite öncesi insanlar doğdukları yerde yaşıyor, çalışıyor ve ahlaklı olması durumda ise cennete gideceklerine inanıyorlardı. Modernite tanrının varlığını tartışmaya açtı. İnsanlar başka şehirlere göç ettiler ve yeni meslekler edindiler. Modernite aynı zamanda ideolojiler çağıdır, insanlar temel sorunlarına ideolojilerle çözüm yolları aradılar.

 

Bu ideolojiler içersinde en güçlü olanı milliyetçiliktir. Milliyetçiliğin bu derece güçlü olması varoluşla ilgili kaygı ve endişelerle ilişkisi vardır. Milliyetçilik toplumsal verilerden yararlanır, ancak bireyselliği ve kolektifi tahrip eder. Milliyetçilik hem ulusal kimliği ve öteki kimliğin tanımlanmasında bu tahribatları yapar. Başkasının kimliğini yok saymak, bizi yanlış kimlik edinmeye götürür, milliyetçilik tam da bunu yapıyor. Milliyetçiliğin birleştiriciliği hayalidir, bu olsa olsa “biz” duygusunun davranış bozukluğuna yansımış halidir. Milliyetçilik toplumla yaşama ve siyasi durumlara basit ve yüzeysel çözümler sunabilir, bunlar sadece rahatlatıcı ve korku giderici olabilirler. Ancak gerçeklerle yüzleşemez sadece gerçekleri çarpıtarak açıklayabilir. Milliyetçiliğin hayali olan homojen toplumlar modernitenin ayrılmaz parçası olan toplumsal hareketlilik sayesinde imkansız kılınmakta ve daha fazla çeşitliliğe yol açmaktadır. Gerçeklerle yüzleşebilmek, ötekinin bizden farklı olduğu gerçeğini kabullenebilmek zor bir uğraştır. Zorluk farklılık durumunda insani tepki vermek de olabilir, iktidarları tehdit eden bir neden olarak da algılanabilir. Bu durumda ötekinin varlığına son verilmek istenir ve “biz’e” uyması dayatılır. Oysaki ötekiyi “biz’e” benzetmeye çalışmak bir kimlik reddi, dayatma ve asimilasyon politikalarıdır.

 

Stuart Hall, modern dünyanın kaderinin kültürel çoğulculuğun ortaya çıkması ve etnik mutlakçılığın gerilemesi olduğunu belirttikten sonra, geç-modern zamanlarda da en büyük tehlikenin kültürel kimlikleri korumak adına kapalı toplum ve kültür anlayışlarının benimsenmesi ve farklılıklarla bir arada yaşamak için ortaya hiç bir çabanın konmaması olduğunu ifade eder. 

 

Ulus devlet inşa edilirken insanlar aidiyetlerinden koparılarak yeni kimliğe asimile edilir. Ulus oluşturma bölgesel ve dışlayıcıdır. Bölge dışındakilerle içeridekilerin farklılıklarını abartır. Ancak içeride kalanların farklılıklarını da görmezden gelir. Elinden geldiğince de farklılıkları ortadan kaldırmak ister. Milliyetçilik ise, gerçeklerden oldukça uzak bir biçimde kitleleri ulus devletin sembolleriyle birbirine kenetleyen bir unsurdur.

 

Devletin en temel isteği itaattir. Peki itaati nasıl sağlayacak; emirle mi, cezalandırarak mı yoksa silah zoruyla mı? Oysaki insanlar verilen emirin haksızlık olduğuna inanırlarsa o emire direnirler ve direnen halkla silahla (silah yoluyla) baş edemezsiniz.

İnsanlarda her zaman “biz” ve “öteki” duygusu var olmuştur. Bu temel bir içgüdüdür. Aidiyet duygusu hiçbir zaman tek boyutta olmaz ve çok katmanlıdır. İnsanı insan yapan da bu çok katmanlılıktır. Ulus devletin hayali insanların aidiyet duygusunu tek boyuta indirgemektir. Onun için mutlak otorite devlettir.

 

Modern anlayışa göre bir ülkenin vatandaşı olmak ona yabancı olan her insanla ilişkiyi koparmayı ve devletinden başkasına sadakat istemiyordu. Gerçekte vatandaşlık bir devlete ait olmak ve onun tarafından sahiplenilmekti. Devlete aidiyet kendimize ait diğer bağlarımızın, kimliklerimizin ve sadakatlerimizin önüne geçmiş durumdadır.

 

Bölgesel çatışmaların arttığı, etnik ve dinsel nedenlere dayanarak çıkartılan savaşların dünya barışını tehdit ettiği bir dönemden geçiyoruz. Yaşanan gelişmeler uluslararası bütünleşme süreciyle eklentili olan milliyetçi hareketlerin etki alanını hızla arttırmaktadır.

 

Uluslar arası bütünleşme sonucu ortaya çıkan politik, siyasal ve toplumsal sorun ve krizler, toplumlarda milliyetçi ideolojiyi çekim alanı haline getirmiştir. Alter’e göre, ‘‘kriz anları ve insanların tehditle karşılaşmaları durumlarında, modern anlamda milliyetçilik, Fransız Devrimi’nden beri en güçlü dayanma noktalarından biri olmuştur’’.Milliyetçilik yakın çağımızda güçlü bir ivme kazanmış ve tüm dünyada etkisini göstermeye başlamıştır.

 

Günümüzde milliyetçi hareketler; etnik kimliklerin tanınması, radikal dinciliğin artması ve modernitenin sorunlarıyla gündeme gelmektedir. Bu durumların birbirleriyle yakın temasları bulunmaktadır. Günümüzde yaşanan süreç aslında milliyetçilik değil etnik ve dinsel alanların siyasallaştırılarak kavramlaştırılmasıdır.

 

Kimi öngörülere göre ulusal kimlik akıl sürecinde hakim hale gelirken, etnik ve dini kimlik bu kimlik içersinde etkisiz hale gelecekti. Oysaki günümüzde yaşanılan süreçler hiçte bu akla uymadı. Dini ve etnik hareketlenmeler dünyanın çeşitli bölgelerinde daha fazla hissedilmeye başladı. Bu durum modernitenin krize gireceğinin/girdiğinin habercisidir. Dini ve etnik gelişmeler modernite mantığına uyumsuz görünse de aslında bu gelişmeler modernitenin bir ürünüdür. 

 
Etiketler: Milliyetçilik,, Ulus, Devlet, ve, Modernite,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı