Yazı Detayı
25 Temmuz 2018 - Çarşamba 00:49 Bu yazı 3077 kez okundu
 
Jîla Huseynî
Nevin KOÇOĞLU - ANKARA
yazgam@gmail.com
 
 

 

 

                                   

 

 

                                   "Ben onu mektuplarından yakından biliyorum; şiir aşık'tı, Jîla da maşuk'tu."

 

        Böyle söyler Şêrko Bêkes, Jîla Huseynî'nin ölümünden sonra yayınlanan kitabı Mirina Rojê'nin önsözünde. İran şiirinin “hüzünlü küçük perisi” Furuğ Ferruhzad ile aynı yolu ve aynı sonu paylaşan,  ama hâlâ çok kişinin adından bile haberdar olmadığı Jîla Huseynî’nin yaşamına ve şiirine dokunmak, onun ölümüne de neden olacak şiir aşkı karşısında çok dakikalık hüzünlü bir saygı duruşudur.

 

 

        Pek çok ülkede ve pek çok dilde şiir söz konusu olduğunda genellikle erkek şairlerin isimleri gelir akla. Aynı şekilde hem klasik hem de çağdaş Kürtçe şiir söz konusu olduğunda da durum aynıdır. Ancak bu diğer ülkelerde de olduğu gibi Kürt şiirinde de kadın şairlerinin olmadığı anlamına gelmez. Bundan ziyade kadınlar açısından sanatlarını toplumla buluşturma, paylaşma koşullarının daha sınırlı olduğu, o nedenle de şiirlerini yayınlayabilen kadın şairlerin sayısının daha düşük olduğu söylenebilir.  Şiirlerini yayınlama imkânını bulup da bugün maalesef pek tanınmayan, oysa yakın yıllarda yetişen Kürt dilli şairler içinde önemli yere sahip kadın şairlerden biridir Jîla Huseynî.  Jîla’nın kısa ama yoğun hayat hikâyesi, dilerim ki kendine yer bulur iç dünyanızda…

 

 

        21 Eylül 1964 yılında İran'da Kürtlerin yoğun yaşadığı Segiz kentinde,  edebiyatla ilgili aydın bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir Jîla Huseynî. Şeyh olan dedesi aynı zamanda şair ve hattattır. Hâkim olan babası Mehran Huseynî ise Jîla’ya en büyük desteği veren kişidir ve onun sahip olduğu çok zengin kütüphane Jîla için sihirli bir yaşam alanı oluşturur. Bu sihirli mekânın nimetlerinden faydalanırken edebiyata ilgisi daha küçük yaşta hem okul hocaları hem de ailesi tarafından fark edilir. Daha sonraki yıllarda İran'da yaşanan devrimle birlikte kadın olarak dış dünyaya açılmak, var olan feodal kalıpları yıkmak büyük bir cesaret ister. Ama o bunu başardı, dayatılan bir korkunun yanında umudu ve zaferi yağmur damlaları ile ulaştırdı bizlere…

 

 

 

Yağmur Mektupları

 

Yağmurun şarkılarıyla ıslandım

Korkuyorum kışın görkeminden

Ey dost

Yağmurun mektuplarını okudun mu

Ve iletini ulaştırdın mı çiçeklere?

Gördün mü solukları ne denli çiçek kokuyordu

Yağmurun kollarında nasıl da kaybetmişti kendini?

Sen de benim kadar yıkanmış toprağın kokusunu seviyor musun?

 

Toprağı yıkadılar

Ona sızdılar ve kaldılar onda

Çiçeği emzirdiler

Güneşi selamladılar ve

Kış anladı ne kadar acıdır yenilgi!...

 

Ve yağmur damlaları

Savaştan dönen fatihin süvarilerini andırır

Gökyüzünün bağrına dönen

Ve bir bulutun karnında

Yeniden bağışlanmayı bekleyen

Ve zafer gülüşleri saçan süvariler…

Ve kış titrer

Ve sen yağmurum tellerini okumadın

Yazık!

 

 

 

       Jîla'nın hayatla ilk tatsız tecrübesi, şiir yazmaya başladığı bir dönemde, henüz onbeş yaşındayken babasının amcaoğlu Vefa Huseynî ile evlendirilmesi olur. Ancak beş sene sürdürebildiği bu evlilikte Bihar Zohre adında bir kızı olur. Boşandıktan yedi yıl sonra Seqiz'de tanıştığı Şahrez Nusodî  ile evlenir. Bu evlilikte iki çocukları olur. Erkek çocuğun adı Ramîn, kız çocuğa ise Jîna adını verirler.

 

 

       Jîla’nın ilk evlendirildiği tarih İran İslam Devrimi’nin gerçekleştirildiği döneme denk gelmektedir. Bu devrim sonrası İran kadının giyim kuşam, sosyal ve hukuki her türlü haklarının elinden alındığı ve ağır baskılara maruz bırakıldığı dönemdir. Ve pek çok kadının bu durumu protesto etmek için kendini yaktığı zamanlardır. Sine kentinde  kendini yakan Meryem Ruhi için bir şiir yazar Jîla da, der ki :

 

 

 

Aşk Ateşi

 

"Sine Şehrinde kendini yakan Meryem Ruhi anısına"

 

O kadar büyüktü ki

Ateşin arsızlığı

Haddini aşıyordu

Bir harman gülü aldı kucağına

Sert bir şekilde kendine çekti

Tüm zerreleriyle

Nazik yapraklarından öptü

Kocaman bir öpücük aldı

İpeksi bedeninde

Ve sonra

Coşkun bir semaha durdu

 

Gamlıydı

Ovadaki nazik güllerin varlığı

Bir bülbül türkü çağırıyordu

dopdolu bir kederle

bir anda tazelendi

Eski tüm sızı ve kederlerin

Köy ortasına yayıldığında

şiirlerim...

 

 

 

          Yine o dönemi başka bir İranlı kadın Tara şöyle anlatır:  "Evet, 1979 Şubatı'nın ilk günlerinden itibaren şeriat devleti isteyen "onlar" ve üç-beş ay sonra adil düzenin midesine indirileceğinden habersiz bir "biz" hep vardı. Ve biz, mollaların rejimi hızla yerleşirken, tıpkı Bahrengi'nin masalındaki gibi pelikan kuşunun torbasında hapis olduğu halde kendisini hâlâ ırmakta sanan küçük karabalıklar durumundaydık.

 

      "Kış mevsiminin kırkıncı gecesiydi. Ay ışığını arayan küçük karabalıklardık. Bu topraklarda doğmuş, bu topraklarda ölecektik. Bir başka dünya yoktu, ne de bir başka hayat. Humeyni... Rafsancani.. Hameney.. Oysa Hayyam'ın, Bahrengi'nin ve Furuğ'un ülkesiydi İran. Ve bizler, en büyük düşü, balıkçının attığı ağı arkadaşlarıyla birlikte denizin dibine olan küçük karabalıklardık. İlk kırkıncı günün üzerinden 15 yıl geçti. Soğuk mevsimin geçtiğine inandırmaya çalışıyorlar bizi. Ama biliyorum: Soğuk mevsimin başlangıcındayız hâlâ. Ve orada, on bir bin dokuz yüz doksan   dokuz küçük balığın yuvalarında uykuya çekildikleri bir ülkede bir küçük kırmızı balığın gözünü kırpmadan denizi düşündüğünü bilmek beni rahatlatıyor." Sözü yine Jîla’ya bırakalım bu kıstırılmışlığı anlatan şiiriyle…

 

 

Tutsak

 

Olur da eğer

pencereleri açabilirseniz

gökyüzünü görüp

havayı kucaklayın

bahara bir buse kondurun

Olur da eğer

soğuk ve ruhsuz duvarları

yıkarsanız

ve komşuların şenliğini görün

avludaki havuzda

 

Balıkların içindeki korkuyu

temizleyin duvarda bekleyen kediden

ve anneler gibi gülün

ve bacılar gibi öpün

babalara duygu katın

saksıdaki şamdan güllerini

havuzun dört tarafına

ekin

ve bayram edin

sade mutluluğunuzla

 

Ama ne yazık ki

pencereler kapalıdır

duvarlar serttir

ve ellerim de

artık eski eller değil

tahrip eden

parmaklarımın arasında

yeni bir

sevgi ve irade var

doğruluğumu gün yüzüne çıkarır

ve bir çocuk gibi

yüzüme güldürür...

 

 

 

 

          Jîla Huseynî, ilk eserlerini çoğunlukla Farsça kaleme alır. İlk el yazması olan Ber Bayê Çû' daki (Rüzgârın Savurduğu)  yazıları da Farsçadır... Ber Bayê Çû, Jîla istemediğinden yayınlanmaz.  Seqiz radyosunda Kürtçe program yaptığı 1984-85'te yazım dili de değişir. Radyoda 'Biz ve Dinleyiciler' adlı program ile birlikte şiir ve öykülerini Kürtçe yazmaya başlar. Fakat Jîla'nın Kürtçe edebiyata ilgisi ve bu konudaki bilgisi, babasının zengin kütüphanesinden dolayı daha öncelere dayanır. Okuduğu kitaplarla birlikte kendi halkının, kendi dilindeki edebiyata ilgisi giderek büyür. Artık sadece anadilinde yazar.

 

         Jîla Huseynî şiirlerinde aşka, kadına, nasihatlara ve yakarışa hep atıfta bulunurken daha sonraki dönemlerde daha çok eleştirel ve geleneksel toplum törelerine karşı, erkek yaklaşımına karşı bir isyanın sesini taşır. Bunun yanında gelenekçi kadını edebiyatta hiçe sayan yaklaşımlara karşı kadının dili ve duygusunu öne çıkarır. Hayattayken basılan tek şiir kitabı, Geşey Evîn  ( Başkaldıran Ateş) adıyla 1995'te yayımlanır. Qelay Raz  ( Raz Kalesi) adlı ikinci şiir kitabı ise 1998'de çıkar.  Jîla Huseynî, şiir ve öykü çalışmaları yanı sıra, aynı zamanda çocuklar için masallar yazar, Sadeq Hedayefî'nin bir kitabını Kürtçeden Farsçaya çevirir.

 

 

        Jîla’nın şiir dili modern Kürt şiirine önemli katkılar sunmuştur. Özel yaşamında pervasız şiirler yazmış, görüp çektiği acısını sevgiye dönüştürebilen Jîla’nin büyüklüğü tam da bu durumda başlıyor. O cesur, dış kabuğu sert, kültür alanında kadınların varlığını ispat eden, öncü bir kadındı ve bu aynı Furuğ’da olduğu gibi toplum tarafından çok memnuniyetle karşılanmadı. Şiir dilinde etkisi açıkça görülen Furuğ’u anlayan herkes Jîla’yı da çok iyi anlar. Onun pervasızlığına ve kadına yapılan aşırı baskıya başkaldırısını “Sual” şiirinde açıkça görebiliriz..

 

 

Sual

 

Başıma dolanmıyor

annemin oyasız tülbendi

ve diyor:

"Ben anne,annenin tülbendiyim"

Bu anne,annesinin mirası

olabilir

onun için kalmış olabilir

Başım

açık bir pencere

gökyüzüne karşı

güneşi seviyor

güneş onun misafiri

ve geceler boyu ay ve yıldızlar

 

Annemden

bana kalan

katrandan bir gözlük

diyorki:

"Kainat budur,

işte senin gördüğün"

Her gürlemesinde gökyüzünün..

civarında sorular

ikide bir yeniden

gözlerimden fışkırıyor

 

 

 

        Jîla’nın feminist, romantik kişiliği, sosyal aktivitelerinin getirdiği deneyimlerden cesaret alan farklı kültür alanındaki kadınlar için bir katalizör rolü oynamıştır. Pek çok kadın şairi bir halka etrafında toplamıştır.  Jîla hayatının son yıllarında feminist söylemlerden yararlanarak, siyasal inançlarını da şiire çevirmiştir.. Bunun yanı sıra, birçok (Türk, Kürt, ve Fars) kadın şairde görüldüğü gibi şiirinin özünde sentimentalizm yatıyordu ve Jîla’da şiirinin özünü bu etkiden kurtaramamıştır. Öğüt adlı şiirinde eski sevgiliye seslenir Jîla, birlikte okuyalım…

 

 

Öğüt

 

Nazlı bir kızı

Evine gelin aldığında

Sakın ne olur

Duymayasın parmakların kokusunu

Saksılarda, duvar ve pencerelerinde.

Sana,

"Solgun bir gül kokusu duyuyorum" denirse

De ki:

"Ruhum, inan ki, senden

Başka bir gül yok dünyada"

Sakın beni anıp da

Küstürme evinin mutluluğunu

Yoksa gamlı yüreğim

Aşkının aynası gibi

Şangır şungur... incecik kırılmıştır

Senden başka hiçbir şey kalmamıştır içinde

Olur da bir kadın görürsen

Derdi kederi süs diye giyinmiş

Gözleri ölgün ve hüzünlü

Kupkuruysa dudakları

Baharı görmemiş gibi

Olur da bir gece beni hatırlatırsa sana

Ürperip de

Demeyesin, mazimin albümünde

Bu düşkünün de bir resmi vardı, diye

 

 

          27 Eylül 1996 yılında on aylık kızı ile, Tahran'a gelen Kürt şair Şêrko Bêkes'i karşılamaya gider. Ancak Seqiz'e yakın bir yerde geçirdikleri trafik kazası sonucu ikisi de hayatını kaybeder. Bu dünyadan göç ettiğinde henüz 32 yaşındadır. Furuğla aynı yaşta, aynı kaderi paylaşarak hayatla vedalaşmıştır  Jîla Huseynî..

 

        Jîla Huseynî'nin ölümünden sonra yayımlanan kitabı Mirina Rojê'nin ( Güneşin Ölümü)  önsözünü yazan Şêrko Bêkes, kendisini görmeye gelirken kaza geçiren genç şair için şöyle der: "Ben onu mektuplarından yakından biliyorum; şiir aşık'tı, Jîla da maşuk'tu." Bêkes ayrıca şunları not düşer: "Toprak özgürlüğü, kadın özgürlüğü, sözün özgürlüğü için, aşk neredeyse o da oradaydı."

 

 

                                                                                                               Nevin Koçoğlu

 

 

 

 

 

 

 

Çeviriler:

Yağmur Mektupları: Haşim Hüsrevşahi

Öğüt: Osman Memed / Selim Temo

Aşk Ateşi, Tutsak, Sual: Ahmet Baygümüş

 

Kaynak:

Şahriyar Galavani - İran

Şeriatın Gölgesinde Kadın -  Zuhal Kalkandelen / Cumhuriyet

politikart1.blogspot.com

 

 

 
Etiketler: Jîla, Huseynî,
Yorumlar
Haber Yazılımı