Yazı Detayı
24 Temmuz 2017 - Pazartesi 11:25
 
DOLMUŞA BİNEN SON YEŞİLÇAMLI: OSMAN CAVCI
İlkay GÖÇMEN / İZMİR
alivefa@devhaber.net
 
 

 

  ‘Kalabalık sınıfın içerisinde belki ilgi çekerim’ diyerek tuttu ‘Hababam Sınıfı Güle Güle’ setinin yolunu… Kendisini bir sürpriz bekliyordu. Efsane yönetmen Ertem Eğilmez ona öyle bir rol biçmişti ki, serinin unutulmazları arasında yerini alacaktı… Öyle de oldu. Hababam Sınıfı’nın Ekrem’i, yıllar içerisinde, sayısız filmde izleyicinin karşısındaydı. 1990’lı yıllarda da karşımıza ‘Acıbademli Seyfi’ olarak çıktı. Filmin replikleri, o dönemi iyi bilenlerin hala hafızasında. Tam ‘Nerelere kayboldu’ derken, geçtiğimiz günlerde internet sitelerine bir haber düştü. Yeşilçam’ın usta oyuncusu Osman Cavcı’nın Nişantaşı’nda dolmuşa binerken görüntülendiği yazıyordu. Okuyanın, işin perde arkasını bilmeyenin, belki de ‘Vah, vah’ dediği bir haberdi ama bunun tabir-i caizse geyiğini en çok yapan da Osman Cavcı’ydı. ‘Algıdaki eksikliği tamamlayalım’ dedim ve İzmir’de yaşadığını öğrendiğim Cavcı’nın kapısını çalmaya karar verdim. Küçük bir mekân şaşırmacasından sonra elinde filtre kahvesiyle yakaladım. Merak etmeyin, dolmuş meselesini netliğe kavuşturduk. ‘İngiltere’de devlet adamları bisiklete, metroya biniyor, ben dolmuşa binmişim çok mu?’ dedi ve ‘Arabam var, rahat olun’ mesajını vererek üzülenlerin yüreklerine su serpti. Aslında dolmuştan daha önemli konular vardı gündemimizde. Sinemaya ilişkin projelerinden, yeni jenerasyon hakkındaki düşüncelerine kadar bir çok ayrıntıyı samimiyetle paylaştı. Dolmuş kalkana kadar okuyun…

 

                                                                                                    

 

İzmir’de yaşıyor Cavcı. Çünkü bu şehre aşık. Taşınalı 2 yılı geçmiş. Kendisinden dinleyelim:  “Foça’da 2 yıl yaşadım.  Ancak orada benim yapacağım, faaliyet göstereceğin bir iş yoktu. Emekli yeri. Şairler için, romancılar için, ressamlar için çok iyi bir yer ama bir oyuncu için o kadar iyi değil. Ben de bu sefer İzmir’e geldim. Alsancak’ta bir yer açtım. Burada tiyatro ile alakalı çalışmalar yapılacak. Adına da Yeşilçam Sanat Evi diyeceğim. Kurma aşamasındayız ancak fiziksel olarak böyle bir yer var. Mart-Nisan ayında küçük tiyatro öğrencilerim vardı. Onlarla çalıştım. Ayrıca bu dönemde İzmir’de ‘11’ isimli bir film çektik. İzmir’de artık yapımcılar türeyecek. Bu heyecan verici. Yakında yeni bir filme daha başlayacağım. İstanbul’dan bir ekip geliyor. Aliağa’da çekilecek. Geçen kış da stand-up gösterim vardı. Alsancak ve Bostanlı’da kafelerde yaptım. O yine devam edecek, adı da ‘Son Yeşilçamlı’ olacak. Oynadığım gösterinin içeriğinde de Yeşilçam’ı anlatıyorum. Tatlısıyla, acısıyla…”

 

“DEV KADRODA OLMAK MÜTHİŞ BİR FIRSATTI”

 

Geçmişe ufak bir yolculuk yapıyoruz ve Hababam Sınıfı setine dönüyoruz. Ekrem rolünü alma hikayesi oldukça ilginç: “Bir arkadaşım beni Ertem Eğilmez’le tanıştırdı. Rüya gibiydi. Sinemada çok önemli bir adam. Tipimi çok beğendi. Hababam Sınıfı’nda kalabalıkta öğrencilerden birini oynayacağımı düşünüyordum. Sete de öyle gittim. ‘Kalabalıkta belki ilgi çekeriz’ dedim. Ertem Eğilmez gelip ‘Osman, sana çok güzel bir rol oynatacağım, sakın panik yapma, korkma’ dedi. Ben uçtum tabi. Ortaya güzel bir kompozisyon çıktı. Ekrem diye, kızlara düşkün bir tip. Ertem Eğilmez bana onu yakıştırdı. Ayağına ayna takan, kızların bacaklarına bakmak için ‘kopya çekiyor’ diye numaraları olan, kimya dersinde bile porno dergileri karıştıran tuhaf bir arkadaş… Arkasından da müzikali yapıldı. Yine aynı rolü oynadım. Güzel ve zengin bir kadroydu. Orada, çok önemli oyuncularla oynuyorsun. Adile Naşit, Şener Şen, Şevket Altuğ, Ayşen Gruda… Dev kadro. Olmayan yok. Müthiş bir fırsattı. Herkese nasip olmaz.”

                                                         

 

Osman Cavcı, Hababam Sınıfı Güle Güle filminde Ekrem karakteri ile evlerimize girmişti.

Günümüze dönüyor ve teknolojik yeniliklerin doğru içerikle buluşamadığından dert yanıyor: “Şimdi dijital dönemi.  Acayip teknolojik imkanlar var. O zaman 2. Dünya Savaşı’ndan kalma kameralarla film çekiliyordu. Sesli çekime imkan vermeyen, dublajlı işler yapılıyordu. Ona rağmen çok yaratıcı, çok güzel, kült olmuş, klasikleşmiş işler yaptılar. Şimdi, şu çağda o kadar soylu işler yapmıyorlar bence. Yapılan şeyler çabuk unutuluyor, tüketiliyor. İçi boş…”

 

                                           

 

“SOSYAL MEDYADAKİ TAKİPÇİYE GÖRE OYUNCU KRİTERİ BELİRLENİYOR”

Dizilere oyuncu seçme matematiğini de doğru bulmadığını anlatıyor Cavcı ve şu sözlerle eleştiriyor: “Şu mankeni oynatırsak çok gündemde, şuradan 3 puan alırız, şu adamın şu kadar takipçisi var, iyi duyururuz’ mantığıyla işler yapılıyor. Sosyal medyadaki takipçiye göre oyuncu kriteri belirleniyor. Bu formülle iş yapılıyor. İşin içerisine mutlaka mafya karakteri sıkıştırılıyor. Her filmde mi mafya olur? Sempatik, komik, karikatür tipleri haline getiriliyorlar. Kasıtlı olarak yapılıyor bu. Yoksa korkunç adamlar… İki kahramanın başı belaya giriyor. Mafya devreye giriyor, bunlar yola çıkıyor, koşmaca, kovalamaca… Sonunda kazanıyorlar. 30-40 tane komedi yapımı var, hepsinin konusu aynı. Hiç mi yaratıcılık yok . Senaryo problemi yaşanıyor. Kabiliyetsiz senaristler kendilerini iyi yutturmuşlar. Yapımcılar da çok eğitimsiz. ‘Bul karayı, al parayı’ mantığında. Çoğu da iş yapmıyor, unutuluyor, gidiyor. Bir Ertem Eğilmez’in Tosun Paşa’sı hiçbir zaman unutulmaz. Gülen Gözler, Aile Şerefi… Oynasın, yine bakacağız. Ama bu filmleri bir daha izleme gereği bile duymazsın.”

 

                                                                 

“ DİZİLERİN 1 SAATE İNMESİ LAZIM”                           

Cavcı, dizi sektörünün içerisinde bulunduğu çıkmaza da dikkat çekiyor: “Dizilerin süresinin uzun olması televizyonların son dönem buluşu. Haberleri izledikten sonra izleyici kendi kanalından ayrılmasın istiyor. O gece sadece o diziyi gösteriyor. Araya reklam bile almıyorlar, öbür kanala kaçılmasın diye. Bu bir hile. Ama bu formül bitmek üzere, bitecek. Çünkü artık oyuncular da setçiler de rahatsız. Yapımcılar batmaya başladı. Belçika’dan gelen Endemol battı. Çünkü dayanamaz. Öyle setler kuruyorlar ki, 100-200 adam var. Hiçbir prodüksiyon bunun altından kalkamaz. Ben Paramparça dizisinin ilk bölümlerinde oynamıştım, paramı da çok geç almıştım. Kendi bindikleri dalı kesiyorlar. Dizilerin 1 saate inmesi lazım ki başkaları da ekmek yesin. Daha çok senarist, yönetmen, oyuncu iş bulsun. 1 saatlik dizi standart 55 dakika olmalı, 5 dakikası da reklam olmalı. İşin gerçeği bu.”

 

“RECEP İVEDİK İLE ZAMPARA SEYFETTİN’İN ÇIKIŞ YOLU BENZİYOR”

 

Cavcı’ya daha önce de gündeme gelen Recep İvedik karakterinin kendi karakteri Zampara Seyfettin’den esinlenmiş olabileceği yönündeki iddiaları soruyorum: “Recep İvedik ile Zampara Seyfettin’in çıkış yolu benziyor. Sınıfsal olarak, kazandığı tatile gidemeyecek bir tip. Yolunu da bilmez. Ama tatil çıkıyor ve kızla aynı odada kalıyor. Recep İvedik de o tatile gidemeyecek bir tip. Öyle bir adam tatile gidiyor. Çıkış yolu neredeyse aynı. Varoşlardaki bir adam otele giderse başına neler gelirin hikayesi var. Konu ve çıkış olarak benziyor. Ancak tipler birbirine benzemiyor. Biri sakin bir tip, diğeri adam dövüyor. Okumuş, aydın adamları dövüyor. Şahan’ın kendisi öyle biri değil, gayet de akıllı bir adam. Akıllı olduğu için yapıyor. Sınıfsal olarak bir galibiyet hissi uyandırıyor. Bence iyi bir şey değil. Hedef gösteriyor. Şurada Recep İvedik’e filmde gülersin ama şurada arka masada otursa rahatsız olursun. Seyfettin rahatsızlık vermez. Masaya oturur, güldürür, bayarsa da kaçar giderler Seyfettin’den.”

 

                                                               

 

Söz Zampara Seyfettin’den açılmışken güzel bir haber veriyor. Youtube’da açtığı kanalda Zampara Seyfettin 2’nin yayına gireceğini kaydediyor. İnternetten yayınlama fikrini de şu sözlerle anlatıyor:  “Çünkü ben artık televizyonun bittiğine inanıyorum. Bundan sonra yükselen şey internettir. Herkesin elinde dolaşıyor.  Bir sürü dizi de oraya kaymış vaziyette. Oraya doğru bir gidişat var.”

 

“TELEVİZYONUMU ATTIM”

Yeni dönemdeki projelerden teklif alıp almadığı sorusuna sistem eleştirisiyle cevap veriyor Cavcı…

 

                                         

“Bizim yapımcılar kalmadı. Yeni dönem yapımcıların önüne teklif olarak götürmezsen adamın haberi bile olmuyor. Yönetmenler de öyle. Yeni jenerasyon yönetmenler bir tuhaf adamlar. Dünyadan pek haberleri yok. Anladığım kadarıyla çok güncel şeyleri takip ediyorlar. 5-10 senelik işleri biliyorlar. Senaristler de aynı şekilde. Ben televizyonumu attım. O yüzden televizyonda ne olup olmadığını bilmiyorum. Yoksa farkında bile değilim.”

 

,“YENİ JENERASYON LİMUZİNLE Mİ DOLAŞIYOR?”

                                             

 

 Geldik dolmuş meselesine…Bunu finale sakladık.  ‘Aracımı Kahramanlar Otoparkı’na bıraktım’ sözündeki mesajı kavramak zor olmuyor. O da gülerek anlatıyor:  “Fazla geyik oldu. Görenler ‘Abi sakın dolmuşa binme’ diyorlar. Ben de gülüyorum. İngiltere’de devlet adamları metroya biniyorlar, ben dolmuşa binmişim çok mu? Nişantaşı’ndan Eminönü’ne gidiyordum. Gidilecek en iyi güzergah oydu. Gazeteci gördü. Kötü niyetli değildi. Ayaküstü rica etti, röportaj da yaptı kısa bir şekilde. ‘Dolmuş kaçıyor’ dedim. Çantamı dolmuşa bırakmıştım. Durdurdu, kapıda da son fotoğrafımı çekti. Onu da haber yaptı. Öyle gırgır bir durum oldu. Yeni jenerasyon limuzinle mi dolaşıyor?”

 

 

Kaynak : kolektifsanat.com

 
Etiketler: acıbademli seyfi,endemol,film,hababam sınıfı,ilkay göçmen,izmir,OSMAN CAVC
Yorumlar
Haber Yazılımı