Haber Detayı
06 Mart 2016 - Pazar 21:31 Bu haber 1846 kez okundu
 
Türkiye'de Kadın Olmak..
Kadının kusatılmışlığını anlatan ,İsviçreli ressam Dominique Appia'nın oldukça ünlü bir tablosu var, adı "Hafızanın Boşlukları Arasında" Bu resimde oldukça ilginç detaylar var…
KADIN Haberi
Türkiye'de Kadın Olmak..

Evet Türkiye’de kadın olmak ama önce “ilk kadın” olmak nasıl bir şey ona bakmak gerek diye düşünüyorum ve mitolojide kadına yakıştırılan yaradılışa… Önce bir Yunan Mitolojisine bakalım, örneğin Afrodit’in yani nam-i diğer Venüs’ün doğuş hikayesine…  Afrodit'in doğumu üzerine iki efsane vardır. Homeros tanrıçanın Zeus ile Okeanos kızı Dione'den doğduğunu söylerken, Hesiodos Theogonia’da bu tanrıçanın denizin köpüklü dalgalarından doğduğunu söyler. Kronos, kral babası Uranos'u devirirken, bir orakla babasının cinsel organını keser. Kesilen organ denize düşer ve oluşan köpüklerden Afrodit doğar.  Boticelli bu doğumu  “Venüs’ün Doğuşu” tablosunda istiridye kabuğu içinde deniz kıyısında, çıplak ve etrafındaki diğer tanrı ve tanrıçalarla birlikte çok güzel resmetmiştir. …

Yine Tanrı Zeus doğacak erkek çocuğunun iktidarına el koyacağı kehaneti sebebiyle hamile bıraktığı tanrıça Metis’i yutar, buna rağmen, erkek değil de kız olan Athena ölmez ve Zeus’un kafasından doğar. Yunan mitolojisinde zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçasıdır. Kadın doğurganlığının tam karşılığı olmasa da bir erkek tanrının doğurması olayı tanrıçaların statüsünü epeyce aşağı düşürmüştür. Ki Yunan toplumu dönemin en gelişmiş demokratik toplumudur ve yunan mitlerinde kadının durumu budur. Bu mitlerin çoğu Yunan toplumunun ataerk bir yapıya sahip olduğunu ispatlar.

“Mitler, doğruluğu bizim için programlar ve yapılandırırlar. Böylece de gerçekliği nasıl algılamamız gerektiğini belirler ve ona göre davranmamızı beklerler. Mitler, bizlerin kültürel DNA’ları gibidir. Nasıl kendi biyolojik fonksiyonlarımız hakkında düşünmüyorsak, ama onların gerekleri doğrultusunda yaşıyorsak, mitlerle de benzer bir ilişki içindeyiz.”

Ve Lilith, İbranilerin kutsal kitabında Tanah (eski ahit) bir vampir olarak anlatılmış, “Lilith’in sözcük kökeni Babil- Asur kökenli lilitu’ya uzanıyor; ‘‘dişi şeytan’’ ya da ‘‘rüzgâr hayaleti’’ anlamına geliyor. Başka yerde adı geçmez…

Tanrı topraktan Âdem ile Lilith'i yaratır. Mutlu yaşamaları için onları cennete yerleştirir. Ama bu insan çifti bir türlü huzur bulamaz. Âdem ilişkide her alanda söz sahibi olmak ister. Ancak Lilith buna karşı çıkar. Özellikle cinsel ilişki sırasında Âdem'in hep üstte yer almasını aşağılayıcı bularak itiraz eder. Kendisinin de Âdem gibi topraktan yaratıldığını, yani “eşit” olduklarını savunur. Âdem ise kendini, bağışlayan, bereketli gökyüzü; Lilith'i de ürün veren toprağa benzeterek bu şekilde birleşmek konusunda diretir. Âdem bu konuda ısrar edince, Lilith, onunla birlikte yaşayamayacağına karar verip Tanrı’nın hiç söylenmemesi gereken, gizemli bir adını anar ve göğe doğru yükselir. Sahip olduğu olanakları terk eden Lilith’in yeri artık dışlanmışların arasındadır. Çevresindeki cinlerle ve cinlerin kralı Şamael (Şeytan) ile ilişkiye girer ve onlardan çocuklar doğurur. Bu arada cennette yalnız kalan Âdem, Tanrı’ya dua ederek Lilith'i geri ister. Tanrı, Sanvai, Sansanvai ve Semangelof isimli üç meleği geri çağırmak üzere Lilith'e gönderir. Meleklere, dönmediği takdirde her gün yüz çocuğunun öldürüleceğini emreder. Ama, o kesinlikle dönmeyeceğini bildirir. Emir yerine getirilir… Lilith, duyduğu acıyla, bundan sonra, bütün hamile ve doğum yapmış kadınların, bebeklerin baş düşmanı olmaya yemin eder. Erkek çocukların doğduktan sonra ilk sekiz gün, kız çocukların ise ilk yirmi gün içinde canını alacaktır. Sadece yakınlarında bu üç meleğin ismi ya da şekli bulunanlara dokunulmayacaktır. Lilith artık kötüler tarafına geçmiştir. Bunun üzerine Tanrı, Âdem'in kaburga kemiğinden Havva'yı yaratır. Bu yeni kadın, Âdem'den bir parça olduğu için, ona karşı çıkmayacaktır… Uysal ve boyun eğen kadın imgesidir Havva.

Bir de kutsal kitaplara bakacak olursak, Tevrat’da ilk yaratılış hikayesinde Adem ilk yaratılan olarak Aden Bahçelerinde salınırken canı sıkılınca Tanrı o uyurken aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratır, kadın yine ikincildir çünkü istese Adem’i yarattığı gibi bir ikincisini de aynı yoldan yaratırdı ve çift yaratırdı... Ama hayır erkeğin kemiğinden etinden oluşan kadın itaatkâr olması için o şekilde yapıldı. Ve kadının adı yoktu, sadece kadın diye çağrıldı.  Daha sonra Adem ona “İşşah” dedi.. Sonra yılan ona yasak meyveyi yerse her şeyi bileceğini anlattı, kadın yedi ve bir parçasını erkeğe uzattı,  o da yedi. Tanrı bunu fark etti ve Ademe

sordu, yeme dediğim ağaçtan mı yedin..? İşte tam bu nokta centimenliğin sıfıra indiği  noktadır,  yani insan biraz kem küm eder vs ama Adem parmağıyla işaret ederek, bu kadın yedirdi bana der.. Kadın ise yılanı işaret eder, beni de bu kandırdı. Gelelim ceza kısmına: erkeğe ekmeği çalışarak topraktan çıkarma cezası, kadına kocasına arzu duyma,  çocuk doğururken acı çekme ve erkek tarafından yönetilme cezası verir. Yılana da nasibini  alır karnı üstünde sürünme cezası, yaşam boyu toprak yeme, kadının soyuyla yılanın soyunu birbirine düşman etme..  Onun soyu senin başını ezecek,   sen onun topuğuna saldıracaksın..   Kadın böylece beşer soyunun annesi olur. Bu rolüne işaret etmek üzere Âdem ona yeni bir isim olarak Havvâ adını verir; çünkü bütün yaşayanların annesi olmuştur. Kuran’da da Adem’in eşi olur, Adem çamurdan yaratılmıştır, kadının da aynı nefisten yaratıldığı bildirilir, kaburga kemiği anlatısı Kuran’da bulunmaz lakin hadislerde geçer. Hz Muhammed onu yaratıldığı şekilde kullanın,  doğrultmaya kalktığınızda kırarsınız der, bununla da boşamayı işaret eder.  Kadının statüsü  yine değişmemiştir, yine ikincidir.. Değişmeyen bir başka şey de sınananın, sorgulananın, çeşitli yol ve yöntemlerle sadakat testi yapılanın hep kadın olmasıdır.  Aldatma vs şüphelerinde hep kadın testten geçirilir çeşitli yöntemlerle… Bunlardan birisi topluluk önünde acı bir su içirilmesidir, beklenir eğer o suyu içtiğinde karnı şişmezse suçsuz bulunur, karnı şişerse kadın ihanet etmiştir. Ve bağışlanması ve temizlenmesi için çeşitli buhurlar, tütsüler, kurbanlar girer devreye..  Tevrattaki on emir yalnızca erkeğe yöneliktir. Onuncu emirde kadın, hizmetçi ve ev hayvanları ile birlikte anılır. Ve denir ki (10. Hiç kimsenin evine, barkına, karısına, hizmetçisine, öküzüne, eşeğine velhasıl sana ait olmayan bir şeye göz dikmeyeceksin.)  Bizzat İsa’dan daha yüksek ölçüde  Hristiyanlığın kurucusu olan Pavlus  “ Kadınlara dokunmamak  insan için iyidir.  Ruhsal dönüşümü sağlayın teninizin isteklerine direnin,  ten ruhun düşmanıdır, ruh da tenin. İsa’nın kazandığı insanlar tenlerini  tutku ve istekleri ile çarmıha germişlerdir.” Evet  bunu demiş kendisi de evlenmemiştir. Tene karşı bu nefret erkeğin baştan çıkarıcısı olarak gösterilen kadına nefrettir aslında. Hristiyanlığa göre kadın yeryüzüne günahı getiren ve erkeği mahveden, pis, baştan çıkartandır. Ve şöyle seslenir kadına Pavlus , “ Kadın! Sen sürekli paçavralar ve yas içinde dolaşmalısın, insan soyunu mahvettiğini unutturmak için gözlerin yaşlarla dolu olmalı, bakışların pişmanlığını göstermelidir. Kadın sen cehennem kapısısın!” Ve Kuran, çok kişinin iddia gibi kadını yüceltmemiştir. Eril dille erkeklere seslenir, kadını muhatap almaz. Kadınlara seslenilen birkaç yerde korku, gözdağı, erkeğe itaat buyrulur. Çeşitli ayetlerde kadın aşağılanır, Bir erkeğe iki kadın şahit denktir,  mirasta erkek iki misli pay alır. Kadın dövülebilir, erkek kılıfına uydurulan sebeplerle çok kadınla evlenebilir, ki bizzat peygamber 15 civarı kadınla evlenmiştir. Ve bizim insanlarımızın çoğu Nisa suresini kastederek Allah’ın kadınlar için sure indirmiş olmasıyla övünürler. 176 ayetlik bu surede kadından çok erkeğe hitap edilir yine.. Erkek karısını boşadığında eğer aynı kadınla 2. defa evlenecekse kadının hülle yapması şarttır. Nedir Hülle, kadın kocasına geri dönmeden önce bir gece bile olsa başka bir erkekle evlenip, koynuna girmek zorundadır…  Ve erkeklere kadınlar sizin tarlalarınızdır, dilediğiniz gibi kullanın denmiş,  öbür tarafta göğüsleri yeni sertleşmiş huriler vaat edilmiştir.  Ki bu olay pedefolinin ta kendisidir. Yine peygamber Diyanet kurumunun da fetva verirken dayandığı kaynaklardaki hadislerde:

 

Kadınlar aklen ve dinen dûn yaratıklardır = yetersiz

Uğursuzluk üç şeyde vardır: karıda evde ve atda"  (Muhammed)

Namazı katl'eden şeyler köpek, domuz ve KADIN'dır  (Muhammed)

Kadınlar arasında saliha kadın yüz tane siyah karga arasında alaca

bir karga gibidir .   (Muhammed)

«Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım

(Muhammed )

«Bana Cehennem halkı gösterildi çoğunluğu kadınlardı.. Siz kadınların çoğu Cehennem Kütüğüdür. ( Muhammed)….  

Müslüman toplumların geri kalmalarının nedeni, biri kadına verilen değer ve yer 2.  Bilime verilen değerin inanca verilenden düşük olmasıdır

Tam burada bir parantez açıp geriye gitmek isterim… Güncele geldiğimizde din konusu ve yarattığı baskı konusuna geri döneriz. Çünkü çok eskilere gittiğimizde kadının konumunun her zaman az önce söylediklerim gibi olmadığını görürüz.

İlkel Toplumlarda Kadın

Kadının ve işçinin ortak yanı ezilen olmalarıdır. Bu baskının biçimleri zaman içinde ve çeşitli ülkelerde değişti ama baskı hep kaldı. “Kadın köleleşen ilk insanı yaratıktır” der Bebel.  İnsanlar tarih boyunca, içinde yaşadıkları topluma ve döneme göre çeşitli yollardan köleleştirildiler. Savaşta tutsak edilmek, bir suç nedeniyle cezalandırılmak, borcunu ödeyememek ya da köle ana babadan dünyaya gelmek, köle olmanın çeşitli biçimlerindendir.

İnsanların ancak kendi yaşamlarını sürdürebilecek kadar üretebildikleri eskiçağlarda kölelik yoktu. Zamanla üretimde kullandıkları araçlar geliştikçe tüketebileceklerinden daha fazla üretmeye başladılar. Bundan sonra, savaş tutsaklarını öldürmek yerine kendileri için çalıştırmaya başladılar ve onların ürettikleri fazla ürüne el koydular. Böylece köleler ve kölelik doğdu.  )

 

Analık Hukuku

Kadın köle var olmadan önce köle olmuştur der Bebel. Her türlü sosyal bağımlılık ve baskı ezilenin ezene ekonomik bağımlılığından kaynaklanır. Hilekârlar tarafından her gün kulağımıza içine sokulan kadın ile erkek, zengin ile yoksul arasındaki ilişki için “bu ezelden beri böyledir ve böyle kalacaktır” iddiası her açıdan yanlış, yüzeysel ve uydurmadır.

Vahşilik ve barbarlık dönemi, daha sonraki dönemlerdekinden önemli ölçüde ayrılan kendine özgü cinsel ve toplumsal ilişkilere sahipti. Her kadının her erkeğe, her erkeğin de her kadına ait olduğu bir cinsel birliktelik şekli vardı. Zaman içinde kuşak ayrımı yapılmış ve bu tür birliktelik imkânsız kılınmıştır… Bu konular çok detaylı çünkü farklı kabile ve toplulukların farklı uygulamaları vardı. Öncelikle o dönemde analık hukuku geçerli idi.  Örneğin tüm kardeşler arası ilişkilerin yasak kılındığı Panaula  ( sevgili yoldaş ) aile yapısında dişi kuşakların türediği bir aşiret anası vardır. Ve kadınların kocaları kız kardeşlerinin  gensine dahildir. Buna karşılık erkek çocukların kökenleri anneye göre belirlendiği için annelerinin aile grubuna dahildir. Mesela bir Likyalıya kim olduğunu sorduğunuzda yanıt olarak kendi adını, annesinin adını ve

aile soyundaki diğer kadınların adını verirdi. Özgür doğmuş bir kadın köle işle evlendiğinde çocuklar özgür olurdu. Fakat özgür bir erkek bir yabancı ile evlenirse, isterse devletin en yüksek kişisi olsun,  çocuklar tüm vatandaşlık haklarından mahrum olurdu. O dönemde yurdun adı sevgili anayurttu. Aile biçimleri mülkiyet ortaklığı üzerinde yani komünist ekonomi biçimi üzerinde yükselirdi, kadın bu aile kooperatifinin yöneticisi ve lideri idi. Pek çok kavmin yaşam ilişkilerinde analık hukukunun izleri vardır. Heredot’a göre Sityalı kadınlar çarpışmalara katılıyorlar,  genç kızlar bir düşman öldürmeden evlenemiyorlardı. Ayrıca Afrika’da Aşantilerin ve Kral Dahome’nin cesaret ve yırtıcılıkta öne çıkan kadın orduları vardı. Erkekler kadar ağır yük taşıyabiliyorlar Genslerde kadınlar katı bir yönetim sürdürebiliyorlardı, geçim için payına düşen katkıyı yapmada gevşek davranan ya da beceriksiz davranan erkeğin vay halineydi. Kendine kapı gösteriliyordu ve  pek dostça karşılanmadığı kendi gensine geri dönüyor ya da daha hoşgörülü başka bir gense geçiyordu J Mesela  Afrika Balonda’da evlenen genç adam kendi köyünden kadının köyüne göç ederdi ve karısının annesine  ömür boyu yakacak odun sağlamakla yükümlüydü.. Kaynana fobisinin ilk başlangıcı bu olmalı sanırım J Erkeklerle kadınlar arasında arada ufak kavgalar olduğunda erkek en etkili biçimde – yani mideye yönelik- cezalandırılırdı. Erkek yemek için eve gelir, kadın vermez onu diğerine yollar,  o diğerine… Erkek yorgun ve aç biçimde köyün en kalabalık yerinde bir ağaca tırmanır ve perişan bir sesle “Dinleyin! Kadınlarla evlendiğimi sanıyordum, meğer hepsi cadıymış! Artık bekarım, tek bir karım yok!  Benim gibi adama bu yapılır mı ?”

 

Babalık Hukukuna geçiş:

Köken kadın soy zincirinden belirlendiği için, varlıklı erkek öldüğü zaman ona ait her şey kendi çocuklarına değil, ana soyundan erkek ve kız kardeşlerine,  onların çocukları ya da zürriyetlerine kalıyordu. Bu durumu değiştirme arzusu çok büyüktü ve değişti de.. Önce çok evliğin yerini iki başlı aile aldı, ortaya çıkan mal üretiminden sonra, yabancı halklar arasında ticaret ortaya çıktı ve bu gelişimi erkek yönetmeye başladı. Eski centil düzenden kopuşla kadının etkisi ve konumu hızla düştü, yasal mülkiyet için kadına başka erkeklerle ilişki yasağı kondu, çünkü miras kalacak çocukların kendi zürriyetinden olduğundan emin olması gerekiyordu erkeğin. Buna karşılık kendi karı veya karılarının yanı sıra, olanakları elverdiğinde metres tutma hakkını da kendi kendine tanıyordu erkek. Yahudi centil örgütlenmesinde babalık hukuku gelir gelmez kızlar miras dışı bırakıldı. Kızların yakınmalarından dolayı, ancak baba erkek çocuk bırakamadı ise, kızlara miras verilmesine karar verildi fakat evliliğin baba aşiretinden biriyle yapılması şart koşuldu. Konuyu çok da uzatmadan, kadının statü düşüklüğü görüldüğü üzere analık hukukunun bitişiyle başladı..

Ortaçağda Kadın

M.S ilk yüzyıllarda ise Doğu’dan ve Kuzey’den deniz dalgası gibi akan ve artık Hıristiyanlığın yavaş yavaş egemen olduğu gevşemiş Roma imparatorluğunu istila eden, kendine özgü, fiziksel olarak sağlıklı ve kaba ama bozulmamış halklar ( ki daha önceki zaman diliminde Roma imparatorluğunda fuhuş başını alıp gitmiş, erkek fahişelerin sayı olarak kadınları aştığı dönemler olmuştu) Hıristiyan vaizlerin, keşişlerin   öğretilerine var güçleriyle direndiler ve Hıristiyan vaizler bu sağlıklı karakterleri de hesaba katmak zorunda kaldılar. Bu insanlardan Almanlara ilişkin bir anlatı şöyleydi “Evlilikte nereyse tek kadınla yetinen barbarlar bunlardır. Zina az görülür, zina yapan kadının cezasını bizzat erkek verir. Erkek zina yapan kadını akrabalarının önünde kesilmiş saçları ile çıplak olarak köyden kovalar. Çünkü yaralanmış erdemlilik hoşgörü ile karşılanmaz.”  Bundan başka halklarda mera ortaklığını aile başkanları temsil eder, kadınlar, kızlar, gelinlerler kurulun dışında bırakılırdı. Mera ortaklığına üye her erkek, evlenir evlenmez pay alacağı için, yeni bir pay alabilmek için aile daha cinsel olgunluğa ermemiş oğulun, evlenme çağına gelmiş bir kızla baba tarafından evlendirilmesine sıkça rastlanıyor, kocalık görevini ise oğul yerine baba yerine getiriyordu. Genç evlilere bir araba dolusu gürgen odunu ve bir tahta kulübe veriliyordu, daha sonra kızları olursa bir araba, erkek çocukları olursa iki araba dolusu odun veriliyordu.

Daha sonra feodal devletlerin ortaya çıkması ile kölelikte ortaya çıktı, toprak ağaları serfleri ve kulları üzerinde neredeyse sınırsız tasarruf hakkına sahipti. 18 yaşına basmış her erkeği ve 14 yaşına basmış her kızı evlenmeye zorlamak onun hakkıydı. Seçimi o yapabilirdi. Kadın serflerin  ve kullarının cinsel kullanımı hakkında tasarruf sahibi idi, buna ilk gece hakkı deniyordu, ve ilk gece hakkının kullanıldığı evlilikten doğan ilk çocuk özgür diğerleri yine köle oluyordu. Daha sonra bu ilk gece hakkının kullanılmaması için “yatak vesayeti, bekâret vergisi,  gömlek parası,  önlük vergisi “ olarak adlandırılan bir çeşit vergi koyuldu. Mesela damat bir tekerlek tuz, gelin ise 1 lira yedi şilin para,  ya da kıçının sığabileceği büyüklükte bir tava vererek bu hakkın bedelini ödemek zorunda idiler. Yine başka yerlerde gelinler toprak ağasına kıçları büyüklüğünde peynir ya da tereyağ vermekle yükümlü, başka bir yerde ise içini doldurabilecekleri süslü maroken bir koltuk vermek zorunda idiler.. 

Bu ilk gece hakkı sadece ortaçağ boyunca değil,  yeniçağa dek varolmuştur. 

Bundan ötürü, saldırıya uğradıklarında savunma silahlarına başvuran hayvanlar için bu durum her ne kadar doğal ise, kadınların neredeyse her fırsatta e vesileyle bu ikiyüzlülükten yararlanmaları o kadar doğaldır Burada  parantezi kapatalım

Herkes içine doğduğu toplumun ürünüdür, kölesidir… Hareket etmezsen zincirlerini farkedemezsin der Tolstoy… Kültürünü aşan özgürleşir ama dışlanır, yalnız kalır çoğu zaman… Ve tam o noktada geride bıraktığımız, bırakmaya çalıştığımız,  bağnaz diye nitelediğimiz kültürün bize söyleyeceği iki çift laf elbette vardır… “ Anan soğan, baban sarımsak, sen nerden cıktın?”

 Kendilerine bu soru yöneltilen insanlar nereden çıktı? Önce bunun cevabını verelim ve sonra da bize bu soruyu yönelten eril dilli, zihniyetli, sorgulama yetisinden mahrum, biatçi, cinsiyetçi topluma bir göz atalım.

Nasıl bir toplumdayız, bizi kuşatan ve bir çember içinde yaşamaya zorlayan toplumsal baskının kaynağı ne, burada yaşadığım ülkeyi ağırlıklı olarak bizzat karşılaştığım örneklemeler ile anlatmak isterim, sanırım böylesi daha gerçekçi olur...

Ama önce “kadın ve erkek birlikte tam insanı oluşturur” diyen Kant’ın aydınlanmaya dair bir paragrafını eklemek isterim.

Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!”

Özerk Benlik-Kul Benlik

Ülkemizde özerklik deyince yargının, üniversitelerin, kimi kurumların, yerel yönetimlerin özerkliği akla geliyor. Özerkliğin kazanılması ve korunması yasal, siyasal konu olarak görülüyor. Son yıllarda insan hakları konusu sık sık gündeme geliyorsa da, bireyin özerkliği kavramı üzerinde hiç durulmuyor, bu kavramın ne olduğu da bilinmiyor.

İnsanların çoğu kendi kimliğinin, değerinin, varoluşunun anlamını, toplumdaki evrendeki yerini, işlevini sorgulamıyor. Sanki kendisi yaşamın içine fırlatılmıştır ve bunu böyle sürdürmek kendi alın yazısıdır. İnsanların çoğu doğadaki olayları inceleme gereğini duymuyor, teknolojiye düşkün olsa bile bilime ilgisi düşük. Oysa insanda çok yaşamsal olan bilme, öğrenme, çevresinde olan biteni merak etme gibi eğilimler, gereksinimler, dürtüler doğuştan vardır. Bu eğilimler, dürtüler onun evrimsel olarak kazanılmış yetileridir. Büyüme, gelişme sürecinde özgürlüğe, özerkliğe değer veren eğitim, öğretim ortamlarında bu eğilimler, dürtüler beslenirler, gelişirler. Bireyin özerkliğine, özgürlüğüne değer vermeyen baskılayıcı, kısıtlayıcı ortamlarda ise insanın doğasında var olan bu eğilimler zamanla söner yitirilir. Böylece de toplumun bir kalıba oturttuğu sormayan, sorgulamayan, fazla düşünmeyen, yaratıcı olamayan, geleneksel çoğunluğa uyan topluluklar oluşur. Bu topluluğun içinden kimi kişiler çocukluklarından başlayarak ayrı gelişim gösterirler ya da ayrıcalıklı nitelikli eğitim alırlar. Bunlar ya kendiliklerinden ya da ailenin desteği ile yeni bir olay, yeni bir durum, yeni bir bilgi karşısında kuşku duyarak sorgularlar; bilmedikleri  şeyleri öğrenmek ve daha çok anlamak için çaba gösterirler.. Hem kendilerini hem de çevrelerini değiştirmek, geliştirmek için uğraşırlar. Toplumun düşünen, yazan, sanatla, bilimle, eğitimle uğraşan, toplumu değiştirmeye çalışan bireyleri genellikle onlardır.  Evet, toplumda ona dayatılan her olguyu kayıtsız şartsız kabul eden kişiler, kul benlik dediğimiz özelliğe sahip olanlar, diğerleri ise Özerk benlik, “yani sen nerden çıktın” diye sorulanlardır.

Erkeğin cinsel organına aşrı değer yükleme olarak bilinen  “fallusun üstünlüğü“ ilkesinin hâkim olduğu toplumlarda kadının durumu hiç iç açıcı değildir.  Prof. Orhan Öztürk’ün, Özerk Benlik- Kul Benlik kitabındaki bir örneği vermek isterim sizlere…

 

Yeşil Bir Kuş Olup Uçup Gidecektim

Kızılcahamam’ın bir köyünde imamlık yapan adam, eşini muayene için hastaneye getirmişti. İkisi de yaklaşık elli yaşlarında idi. Her ikisine de açıklama yaparak önce hastayı odaya aldım. Yalnızca adını söyleyebilen Ayşe hanıma değişik yollardan sorular sordum, susarak bekledim, onu bir türlü konuşturamadım. Hiçbir yanıt alamayınca kocasını da odaya çağırdım. Ona eşinin hiçbir şey anlatmadığını söyleyince, “ Hocam bir haftadır sık sık bana yeşil bir kuş olup uçup gidecektim, sen beni önledin diyerek beni suçluyor” dedi. Ben bir yandan kocayı dinlerken, bir yandan da Ayşe hanımı izliyordum. Koca bir an duraklayınca Ayşe Hanım birden ona kin, nefret dolu bir bakış fırlatarak,  vurgulayıcı bir ses tonu ile “ Seni cehennem zebanisi, evlendiğimiz günden beri bir gün beni hoşnut edecek bir çift söz söyledin mi, bir şey yaptın mı?” dedi ve bana dönerek anlatmaya başladı. “ Namaza durmuştum, önümden yukarıya doğru yükselen bir şeyler gördüm, ben yeşil bir kuş olup uçup gidecektim. Tam o sırada ( kocasını göstererek) aha bu,  öteden bağırdı, karı makas nerede diye, o sırada gördüğüm şey gözümden silindi, namazım bozuldu, yeşil bir kuş olup uçup gidemedim”

Bunca yıldır çok hasta gördüm, çok öykü dinledim. Anadolu kadınının çaresizliğini, seçeneksizliğini bu denli simgesel ve çarpıcı bir dille anlatan birini görmedim. Ayşe Hanım,  erkeğin yıllar süren anlayışsızlığı,  duyarsızlığı karşısında tek çözümün ancak bir kuş olup uçup gitmek olabileceğini anlatıyordu. Bu da ancak güçlü bir inancın etkisiyle ve çocukluk masallarına uyan bir düşlem dünyası içinde olabilirdi..

Evet pek çok kadın yeşil bir kuş olup uçup gitmek istiyor, çünkü kadına ve bilime yeterince değer vermeyen eril bir dinin ve bu dine yaslanmış toplumsal kuralların, ataerkilliğin cinsiyetçiliğin, mahalle baskısının egemen olduğu toplumda kendisini sadece meta, sadece üreme aracı, sadece kendine köle olarak gören erkekten ve erkten, ve geleneklerin zincirinden, 2. Olarak yaradılışın damgası sırtında, eksik etek diye tabir edilmekten sıyrılmak istiyor. Mal gibi alınıp satılabilir olmaktan, kuşatılmışlıktan ve susturulmuşluktan muzdarip halde bir çıkış yolu arıyor. Ona en çok yakıştırılan ev ocak çocuk kutsalında, ki bu kutsallık Eski Roma’da kadın ocak küllerinden uzak kalmasın diye lare denilen ve ocak tanrısı olarak bilinen simgelerden gelmektedir, sıkıştırılmak istenmektedir. Sürekli ev işleri yapan kadının düşünsel zindeliği körelir ve yiter. Bu da bugünkü iktidar başta olmak üzere çok kişini işine gelir, kadınlar iş arıyor diye işsizlik yüksek görünüyor denilen bir maliye bakanına sahipti yaşadığımız ülke..

 Evet pek çok kadın yeşil bir kuş olup uçup gitmek istiyor.

Kadına daha küçük yaşta “Kızlar konuşmaz, babanın karşısında sus, abine cevap verme, eteğini indir, bacaklarını kapat otur, hadi ev işlerini hallet” söylemleriyle susan, erkek egemenliği en baştan kabul ettirilen, erkek çocuğa gelindiğinde “hadi amcalara pipiyi göster bakiiım” “ Hadi bir küfür et” söylemleri sonucunda, çocuk “ananı, bacını” diye başlayan küfürler ettikçe kahkahalar atılan, aslan oğlumlar ile ödüllendirilen bir anlayışlar silsilesinin kurbanı hissediyor kendisini.. . Kızların her fırsatta kızlık zarı ile korkutulduğu, tek kutsalının o olduğu beynine yerleştirilerek kendini sakınması saklaması öğütlendiği, ağaca çıkma bir yerine bir şey batar kızlığın gider, bisiklete binme,  diyerek oyununa bile engel olunduğu, çok sakız çiğneme kızlığın gider vs  gibi  korku salma yöntemiyle  yaratılan  travmaya işaret edenTavan arası  adlı küçük bir öykü okumak isterim sizlere… İşin acı tarafı bu travma yine susturulmuşluk, cinsiyetçilik ve ataerkillik dayatılmış bir anne modeli tarafından yapılır. Kadın kendi kuşatılmışlığını gelenekler çerçevesinde kendi kızına dayatır çoğu zaman ve yeni bir kendi yaratır…

TAVAN ARASI

Gece çıkmaz sokağı terketti usulca. Güneş damdaki mor sarmaşıkların yüzünde uyandı. Hayattan annemin ayak sesi geliyor. Önce hayat yıkanmalı, sonra sokak, ancak kahvaltı o zaman yapılabilir bizim evde... Dama çıkan aşhap merdivenin bir basamağı kırık. Ama annem çıkmış işte, bir yandan çiçekleri sularken öte yandan onlarla konuşuyor.

Ben ağzımdaki sakızı çiğniyorum usulca onu beklerken... Duvarda kenarında serili, karpuz ve kavun çekirdeklerine bakmıyorum bile,  yersem sakızım bozulur çünkü….

Eskiden ninemin ikiye bölüp tuz serpelediği domatesler kururdu bu duvarlarda...

"Kızlar çok sakız çiğnemez" diyor annem.

"Niye?" diyorum.

"Çünkü bir kız varmış, sürekli sakız çiğnermiş, işte bu yüzden kızlığı gitmiş."

Kızlık ne, kadınlık ne? Fısır fısır kadın konuşmalarından biliyorum elbet ama nereye gider, nasıl gider?

"Kızlık ne?" diyorum.

"Kızlık işte" diyor.

"Ya sonra ne olmuş?" diyorum.

"Sonra" diyor, " Tavan arasında bir topak sakız bulmuşlar, kızlığı onda çıkmış. Meğer kız çiğnediği çokça sakızları bir araya toplamış, kocaman bir topak olunca tavan arasına atmış. İşte kızlığı onda bulunmuş. "

Evde kimse yok. Usulca basamağı kırık ahşap merdiveni incecik bacaklarımın zor taşıdığı bedenime yüklüyorum. İki katlı evin üst katındaki odanın eşiğindeyim. Başımın üzerinde ahşap bir kapak var, tavan arasına açılıyor. Bizim oralarda tavanlar yuvarlak ahşap direklerin üstüne çakılan ahşap tahtalardandır hep....

Merdiveni duvara dayıyor, kırık basamağı atlayarak başımın üstündeki tahta kapağı iki elimle kaldırıp, yüzüme gözüme dökülen tozları püfleyerek tavan arasına süzülüyorum...

Gözlerim direklerden sallanan patlıcan-biber kuruları, zahire bidonları, annemin üstü bir parmak tozlu çeyiz sandığı, bakır siniler, yerdeki eski pikap, bir çanta dolusu 33'lük ve pek çok şey arasına geziniyor. Eğiliyorum doğruluyorum, yok. Ne aradığımı biliyorum.

Ya bulursam, ya buradaysa... ya, ya…???

Yok, yok, işte yok...

Ve usulca örtüyorum tavan arasının kapağını başımın üstünden...

Gülümsüyorum....

 Kızlara bu öğretiler reva görülürken, aslan oğlumların kimileri genellikle ilk cinsel deneyim için çoğu zaman ailenin diğer erkek bireylerince gereken yerlere götürülürken çoğunluk ise cinsel dürtülerini bastırmaya çalışır, içinde yaşadığı toplum kuralları yüzünden karşı cinsle ilişki  kuramaz, yakın aile bireyleri yasaktır … Pipiye yüklenmiş bu yüce değer daha sonra, yasaklar, bastırılmışlık kimilerinde patlayarak taciz, tecavüz ve enseste dönüşür. Ve yine suçlu kadın olur, çünkü derler ya” dişi köpek kuyruk sallamazsa”… İşin en acı boyutu özellikle kırsal kesimde, tecavüzcünün korunup kadının öldürülmesi ve de kol kırılır yen içinde kalır hesabıyla aile için ensestin yakın aile tecavüzünün yapanın yanına kâr kalmasıdır. Türkiye’de kot giymek, tayt giymek, mini giymek, gece dışarıda olmak, gel bana tecavüz et demektir çoğu kişiye göre… Şu anki iktidar söylemleri ile taciz ve tecavüzcülere cesaret hapı dağıtmaktadır adeta, yasaların caydırıcı olmaması, saygın ve sakin duruş indirimi gibi yasal destekler cinsel saldırı suçlarının kolayca işlenmesine sebep olmaktadır. Son dönemde, din adamı dediğimiz kişilerin ve bu eğitimi veren kimi öğretmenlerin taciz ve tecavüz eylemleri dini kendisine maske yapan bugünkü iktidar tarafından örtbas edilmeye çalışılmaktadır.  Mardinde yaşanana bir N.Ç  olayı vardı, 26 kişinin tecavüz ettiği 13 yaşında kız… En az bu olay kadar kanımı donduran olayı ise tanıdığım bir kadın hukukçunun geçmişte bu davanın hakimi olduğunu öğrenmekle yaşadım… Bu olayda sanıklara indirim yapılması haberini gazeteye yazdığım yazımda çok sert eleştirmiştim. Bu arkadaş bana gelerek gerçekleri bilmediğimi, bu davanın onun ellerinde büyüdüğünü, kızın rızası olduğunu, işin içinde para olduğunu, onun erkeklerle ilişki kurmasını sağlayan çok net hatırlamıyorum ama anne ya da başka bir kadın olduğunu… Benim kanım donmuştu, bir kadın hukukçu empati yapmak yerine rızadan bahsediyordu, hangi rıza dedim, o çocuk, bir yetişkin hangi yola sürerse, oraya gider, o yaşta iyiyi kötüyü bilmesi olanaklı mı, herkes aynı şekilde yaşıyor sanır… İlişkimi kestim o kişi ile bir daha görüşmedim, acınacak bir bakış açısına sahipti çünkü…

       Yine bir taciz davasında yazdığım yazı savcılıkça gazeteden kaldırtıldı, yine 12 yaşında bir çocuk, elimde polis tapeleri vardı, 12 yaşında bir kıza bir daha geldiğinde oramı buramı açmam dersen bozuşuruz diyordu bir halı fabrikatörü,  parayı veriyorum zevk alamıyorum yeterince… “İyi ki tek çükünüz var” başlıklı yazım tacizcinin ticari kişiliğini zedelediğim gerekçesi ile yayından kaldırıldı, bu olaya erkek bir gazetecinin yorumu sanırım bize çok şey anlatabilir… “ Bir bayan meslektaşımızın ağzına bu ifade yakışmamış” Evet hemcinsinin pipisini kınamak yerine benim kullandığım kelimeyi kınayarak eril bakış açılarını bir kez daha göz önüne serdiler. Daha ilginci ise, ben mahkemede yargılanırken fabrikatörün umreye gitmiş olması idi. Ben gelmeden en yakın örnekte Mehmet Şevki Eygi denilen şahsiyetsiz kişinin, geçmişte küçük bir kızı taciz eden Hüseyin Üzmez’i kastederek  “ geçmişte yaşı küçük birine ilgisi oldu diye rahmetli arkadaşımızı çok üzdüler demesidir. “ J  Çocuklarımız evet çocuklarımız için yapacağımız asıl olan tek şey var, koşulsuz sevgi. Bizler bunu çocuklarımıza sunmazsak, şartlı şurtlu bir sevgi yaklaşımı ile şöyle olursan, böyle olursan diyerek alışveriş karşılığı bir sevgi sunarsak, son Cansel olayı gibi vakalara sıkça rastlamaya devam edeceğiz… Okul ile arkadaşlar arasında debelenen ama aileye gidemeyen bir kız… Ben çocuklarıma şunu söyledim beni anlayacak yaşa geldiklerine, özgürlük olarak kız-erkek demeden hepiniz aynı noktadasınız, erkek olanınızın kızlardan özgürlüğü 1 cm daha fazla değildir. Ve siz ne yaşayacak olursanız olun, çok kötü olabilir, ya da çok uç olabilir, isterse toplum sizi dışına atacak olsun onlara uymadınız diye, sizin yeriniz benim başım üstüdür her zaman, sakın annem kızar diye sorunlarınızı başkaları ile çözmeye çalışmayın, ilk başvuracağınız ben olayım… Bence Cansel bu güveni ailesinden almış olsa, bugün yaşıyor olacaktı…

Fransız Antropolog Claude levi Strauss’un evlilikle ilgili tanımını da not düşmek isterim. Strauss: “ Küçük ölçekli toplumlarda evlilik gruplar arasında kadın değişimidir” derken Stuart Mill  “evlilik yasanın tanıdığı tek köleliktir” der… Can acıtıcı bir tanım bu bence… Ama doğru…  Hele ağırlıklı olan erkek soylu yerleşimleri göz önüne getirdiğimizde, halen var olan berdeli düşündüğümüzde, beşik kertme gibi ilkel bir geleneğin var olduğunu düşündüğümüzde küçük yaşta evlilik, kumalık sürmekte..“Bu evden gelinlikle çıktın ancak kefenle dönersin”  cümlesi evlenirken kızların kulağına fısıldanıyor hâlâ… Evlilik kendi ailesinden soyutlanmak, her durumda gittiği yere bağlı kalmak olarak görülüyor çok yerde, aile ile gemileri yakmak bir nevi yani. Eski Yunan’da gelin koca evine geldiğinde onu getiren süslü gelin arabası yakılırmış, bugün de değişen bir şey yok çok fazla ülkemizde. Şiddet çağdaş ya da geleneksel toplum kesimlerinde özerk benlik duygusundan yoksun ve kadının teslimiyetçi tutumuna bağımlı erkeğin cinsel kimlik duygusu kırılgandır kolayca güvensizlik duygularına yol açabilir, bu da erkekte aşırı kıskançlığın ve şiddetin yakıtı olabilmektedir. Kadın şiddet görüyor, eğitimli eğitimsiz her statü kapsamında kadın şiddet görüyor, yine eğitimli ve eğitimsiz kendine özgüveni olmayan erkekler tarafından. Çünkü şiddet uygulayanlar kendine özgüveni olmayan ve empati yeteneğinden yoksun kişilerdir. Çoğu zaman yardım istemek için karakola giden kadın yine aynı zihniyet tarafından evin, yuvan denilerek evine geri yollanmakta ve birçoğu eşlerince, sevgililerince öldürülmektedir. Evet  eğitimli , eğitimsiz  büyük ölçekte bir şiddet potansiyelimiz var..  Yasalar yetersiz, kadının meta algısı yüzünden erkek boşanmak isteyen kadının,  yine erkek nişanlısının, sevgilisinin hayatını sona erdiriyor.  Milano da bir duvar var, bebek duvarı deniliyor adına ve öldürülen kadınlar için o duvara bir oyuncak bebek asılıyor temsili…   Bizim böyle bir duvarımız yok, çünkü günde ortalama beş kadının öldürüldüğü ülkede o bebekleri asmak için Çin Seddi gerek bize..  Ama bizim bir Anıt Sayaç’mız var her gün güncellenen..  Cezalar caydırıcı değil, kadın saldırıya karşı korunamıyor. Erkeği islah etmek yerine devlet kadını sığınma evine hapsediyor. Ve sosyolojik araştırmalara göre erkek yönetici pozisyonundaki kadınları evlilik için tercih etmemekte, daha alt gruplarda çalışanla evlenmek istemektedir. Hükmetmeye alışmış bir cinsiyete güçlü kadın ağır gelmektedir. Çok önemli bir durum daha var ki, yetiştirme yurtlarında büyüyen çocuklar.. Hiçbir güvencesi olmadan bu çocuklar işsiz ve evsiz 18 yaşında kapı önüne konmaktadır, bunun sonucunda pek çok genç kız fuhuşa sürüklenmekte, erkekler ise malum çetelerin ellerine düşmektedir.

Bunun dışında ülkemizde devletin eril olması ve de şu an ki hükümetin laiklik karşıtı olması, çıkarttığı yasalarla kadını evde tutmaya yeltenmesi gibi sıkıntılı bir süreç yaşanmaktadır. 4+4+4 yasası ile lisenin zorunluluktan çıkartılması nedeniyle 2013 yılındaki açıklamalarda 135 bin 115 civarı öğrenci örgün eğitimi terk etmiştir ve çoğunluğu kız öğrencidir. Okulda evlilik serbest bırakılmıştır ve çeyiz, para yardımı gibi çeşitli kampanyalar ile gençler erken evliliğe itilmektedir. Devlet burnunu vatandaşın yatak odasına sokup, kadının kaç çocuk doğuracağına, kürtajına karışmakta, doğum kontrolü ihanettir denebilmekte, tecavüze uğrayan kadını tecavüzcüsü ile evlenmeye zorunlu kılmaya çalışmaktadır. Ayrıca bu vakalarda yaptığı iyi hal indirimi ile bu sapkın insanları cesaretlendirmektedir. Bugün mahkemelerde görülen günlük dava sayısı içinde taciz, özellikle de çocuk tacizi davalarının çoğunlukta olması utanç vericidir.

Ve emek kadın emeği, kadın emek alanında da erkeğin gerisinde bırakılmış aynı işi yaptığı erkeklerden daha az ücrete çalışmak zorunda bırakılmıştır. Yine yeni çıkartılan ve her çocuk sayısında katlanarak artan yarın gün çalışmaya tam ücret aslında yine kadını eve kapatmaya yönelik bir tuzaktır.  Bu şartlar dahilinde işveren kadın işçi yerine erkek işçiyi tercih edecektir çıkarlarına uygun olarak elbette… Ve işyeri tacizleri, terfi ettirilmeme, politik temsilde seçilemeyecek yerlere yerleştirilme şeklinde baskılar elan devam etmektedir. 

 

• Kırsal kesimdeki kadınların yüzde 60'ı işgücüne katılmaktadır, ancak bunların büyük bir çoğunluğu ücretsiz aile işçisi konumundadır ve doğrudan kendilerine getirisi olmayan bir ekonomik faaliyet içindedirler. Çalışan bütün erkeklerin ise yüzde 66,2'si tarım dışı sektörlerde çalışmaktadır. 

• Kentlere olan yoğun göç, bu nüfusu istihdam edebilecek yatırımların eksikliği ve kent gerçekleriyle baş edememe gibi etkenler kadınların Şehirlerdeki çalışma yaşamına katılımını olumsuz yönde etkilemektedir. 1955'de kentlerdeki kadın nüfusunun yüzde 77'si çalışmakta iken bu oran 1989'da yüzde 35'e, 1996'da yüzde 30'a inmiştir.

İnsanlara karınlarını doyurmak için ekmek, avunmak için ise DİN verin Halk sizin olsun! diyen Çariçe II. Katerina’nın söylemini uygulayan  bir iktidarın yönetimi altındayız şu an. Devletin en tepesiden en alt kademesine dek cinsiyetçi söylemlere maruz bırakılıyoruz. Bir yanda özgürleşme için çırpınan kadınlar, diğer tarafta biatçılar var. Ama biz özgürleşmeye karşı çok hızlı koşuyoruz, en son Kobane örneğinde gördü herkes kadının gücünü.. Uyguladıkları her türlü baskıya karşın bize asla yetişemeyecekler

Plato tanrılara yaptıkları sekiz iyilik için teşekkür ettiğinde birincisi köle değil, özgür bir insan olarak doğması, ikincisi ise kadın değil de erkek olarak doğurulmasıydı

Schopenhauer ise kadın büyük işlere yetenekli değil derken, peşine de Tevrattaki kıstasları sıralar. Onun karakteristiği yapmak değil, acı çekmektir. Yaşamının günahını, doğum sancıları, çocuk için kaygı, erkeğe bağımlılık ile öder. Yaşam gücünün ve anlamının en şiddetli ifadeleri ona yasaklanmıştır. Kadın kendisi çocuksu olduğu, ömür boyu büyük bir çocuk olarak,  çocuk ile esas insan olan erkek arasında bir tür orta basamak olarak kaldığı için, çocukluğun bakım ve eğitimi ile görevlendirilmiştir. Kızlar ev yaşamı ve itaatkârlık için eğitilmelidir. Kadınlar en titiz ve en onulmaz darkafalılardır. Doğa, kadınları kendi kendini koruması ve savunması için ikiyüzlülük yahut riyakârlık yeteneğiyle donatmıştır. Doğa, erkeklere fiziki güç ve akli meleke biçiminde bahşettiği kabiliyetin tamamını kadınlarda bu şekilde bağışlamıştır.
...

İşte tüm bu bağnaz düşüncelere rağmen kadın mücadelesi….

Ludwig Feuerbach’ın,

“Ahlâkın temeli ne zaman ilâhiyata dayandırılırsa; haklar ne zaman ilâhi otoriteye bağımlı hâle getirilirse; en ahlâksızca, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mâzur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir,”

Yine çokça fabl türü şiirler yazan çağcıl İdil Tatar edebiyatı ve dilinin babası Abdullah Tukay, “Bir Amerikan gazetesinden alınan “Sütke Tüşken Tıçkan” şiirinde ise süte düşen farenin mücadeleden vazgeçmemesi, sütün yağa dönüşmesi neticesinde kurtulması anlatılır. Şiirin sonunda verilen,

İy karindeş! Sin, kirekse, suga bat ya sütke bat!  / İt sabır, kürset çıdamlık hem de it gayret, sübat

Benoît Malon ile birlikte bir kez daha haykırıyoruz:

“Eski düzenin son ezilmişleri, kadın ve proleter, ancak geçmişin tüm biçimlerine karşı güçlü bir şekilde birleştiklerinde kurtulabilirler!”

Kaynak: Editör: Murat Güreş
Etiketler: Türkiye'de, Kadın, Olmak..,
Yorumlar
Haber Yazılımı