Haber Detayı
12 Temmuz 2016 - Salı 17:34
 
SOKAĞI AĞLATAN YÖNETMEN
Yılanların Öcü, Muhsin Bey, Arabesk gibi Türk sinemasının dama taşı olan filmlere imzasını atan ve son 100 yılın en iyi 10 görüntü yönetmenleri arasına giren Aytekin Çakmakçı ile Türk Sineması’nın dününü, bugününü konuştuk…
SANAT Haberi
SOKAĞI AĞLATAN YÖNETMEN

Sn. Çakmakçı, bir izleyici olarak Türk sinemasının büyük bir kriz içinde olduğunu görüyorum. Sezonda birçok film çekiliyor ama dişe dokunur bir eser ortada yok. Bunu neye bağlıyorsunuz?

 

Her şeyde olduğu gibi sinemada da kolaycılık algısı yayıldı. Bu algının ilk yansıdığı yer beyaz perde oldu. Herkes “ne güzel, film üretimi çoğaldı” demeye başladı ama mesele film üretmek değil, önemli olan mesaj üretmek. “Adam gibi adam” derken nasıl kaliteyi vurguluyor isek, adam gibi bir filmden bahsedemiyoruz.  Dijital teknolojiye geçildi, işler daha kolay ve modernize hale geldi ama bol küfürlü filmler, saçma sapan light komediye yönelim başladı. Nasıl olsa parça parça olsa sinema dolunca, "en kestirmeden ne yaparım?" mantığı aldı başını gitti. O eski prodüktör profili de kalmadı. Tamam, eskiler para kazanıyordu ama tarihe mal olmuş filmler yapıyorlardı. O filmin başrol oyuncusundan, ışıkçısına kadar biz aile idi ve herkes, “bu benim filmim” diyordu.

 

Peki, bu gün neden “bu benim filmim” denecek bir ürün yok ortada. Eskiler daha mı akıllı idi. Ya da yenilerin keşfedemedikleri bir şeyler mi var? Sorun nedir ki böyle sitemkâr konuştunuz?

 

Tarz yaratmak kolay bir iş değil. Düşünün sinemada tam 18 farklı branş var. Sosyoekonomik ve kültürel değişimlerden sinemada payını alıyor. Ancak bu süreç evrimini tamamlamıyor, umarım tamamlamaz da. Yoksa orası yolun bittiği yer olur. Düz sinema, klasik sinema, deneyci sinema, doğaçlama her bir tarz en az 40 yılda oluşuyor. Işığın şekli, yemek, kostüm, mekân her şey değişiyor. Mesela benim annem gaz ocağında çeşit çeşit  gayet zor olan Osmanlı yemeklerini şaheser gibi yapardı. Eşim, annemden daha az yemek biliyor, kızım daha da basitleştirdi hamburger kültürünün çocuğu oldu. Yine annem düz bir kumaşı kesip kenarlarını büzüştürüp kendisine çok güzel bir kıyafet dikerdi. Şimdi bakıyorsunuz kızlı-erkekli blujean-spor ayakkabısı var. Bir tüketim toplumu haline geldi artık. Cuma günü öğleden önce sevgilisinden ayrılan bir kız, öğleden sonra kendisine başka bir sevgili buluyor. Kınamalı mıyız? Hayır, ama bunun nedenlerini de sorgulamalıyız.

 

“Düşünüyoruz öyleyse varız” ama halimize bırakıp düşünmemizi istiyorlar mı? Kısa erimli belleklere sahibiz hatta neyi sorgulayacağımızı bile bilmiyoruz!

 

Emperyalist sistem insanlara düşünme ve sorgulama hakkı tanımıyor. Düşünmeye zamanlar yok, çabuk karar vermeliler (!) O nedenle biz kendi sinemamıza hâkim değiliz. Emperyalist güçlerin oyuncağı, kuklasıyız. Çirkin tekliflere ya evet diyeceksiniz, ya da karşı çıkıp silineceksiniz. Sorun güçsüz olmamız. Boylu boslu, kaslı bir adam yaratıyorlar, hatta eline silah da veriyorlar ama “biz ne istersek onu yapacaksın” diyorlar. Bunun adı tutsaklıktır.”Bir Türk Dünyaya Bedeldir” sözü hikâyedir. Televizyon denen aletten daha güçlü bir şey yoktur ve televizyon dünyanın en büyük icadıdır.

 

Ben televizyona “aptal kutusu” dendiğini sanıyorum, deneyimli ve bol ödüllü bir sinemacı olarak televizyonu böyle kutsamanıza şaşırdım açıkçası. Neden böyle bir anlam yüklediniz televizyona?

 

Bir kere televizyon olmasa devletler birbirini aldatırdı. Toplum bunu, çatışmaları ve gerilimleri görüyor. Nedenleri biliyor ve bundan etkileniyor. Örneğin Gürcistan’daki sınır çatışmasını oturduğu yerden görebiliyor insanlar. Televizyon bir göz yarattı. Medya günümüzde gerçekten 4. güç, hatta 2. güç. Toplumun en yoksul kesimleri dünyayı gözleyerek bu gücün etkisine giriyorlar. Ve bu güç aslında dünyadaki 5 büyük gücün elinde. Tüm davranışımızı bu güç belirliyor. Dolayısı ile sinemayı bundan ayrı tutmak doğru değil.

 

Peki, sinema nasıl etkileniyor bu gücün etki alanından? Bu belirleyiciliğe  karşı konulması için kaliteli ve toplumsal mesajlar veren filmlere yönelmek gerekmez mi?

 

Söylediğiniz doğru ama o filmleri yaptırmazlar. Bir, Yılanların Öcü gibi film yapamazsınız. Toplumcu filmlere itibar edilmemesini sağlıyorlar. Hikâyelere alkış tutuyorlar ama ucuz film adına birbirine benzer senaryoları çekiyorlar. Tıpkı Serdar Ortaç’ın şarkıları gibi. Sözlerini değiştirip değiştirip şarkı yapıyor ama halk onu dinliyor. Ucuz filmlerde aynen böyle ve birbirinin taklidi. Bir de otosansür var o en sıkıntılı alan. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın koyduğu sansür güya MC Hükümeti döneminde kaldırıldı. Bir film bir kente veya kasabaya gittiğinde mülki amir veya mahkeme kararı ile yasaklanabiliyor. Kararı bozdurmak bazen aylar sürüyor. Bu filmi katletmek demektir. Filmler yasaklansın demiyorum ama bunu sinemanın gelişmesinin önünde büyük bir engel olarak görüyorum.

 

 

Son dönemin önemli sorunlarından birisi de sanırım kaliteli senaryo eksikliği bunun içinde festivallerde yarışacak önemli filmler değil, zaman geçirmek için izlenen seyirlik filmler çıkıyor ortaya ne dersiniz?

 

Her şey senaryo ile başlar. Kaliteyi, kaliteli senaryo yaratır. Ama geldiğimiz noktada ibibik tipler istendi. Ucuz, bol küfürlü, okul müsameresine benzeyen, etliye sütlüye karışmayan filmler yapıldı. Filmin hikâyesi yoksa mesaj beklentisi ol(a)maz. Her filmin bir mesajı olmalı. Mesela, ‘Hayat Güzeldir’ komedi tarzında ama muhteşem mesajları olan bir filmdir.100 geçse unutulmaz. Baba, o filmde Nazi kampının kötülüklerini çocuğuna asla htirmedi ve çeşitli oyunlarla baba olduğunu, sevgiyi, yüreğini ortaya koydu. Bence sinema okullarında defalarca izlenip, bölüm bölün anlatılmalı.

 

Son olarak sormak istiyorum. Son 100 yılın en iyi 10 görüntü yönetmeninden birisisiniz. Dünyaya bir daha gelsem bunu bir daha çekerdim dediğiniz, unutamadığınız, aklınıza mıh gibi yapışan sahne hangisi oldu?

 

Evet, bir tanesi var ki defalarca megalomanlığımın tavan yaptırdı. Arabesk filminin sonunda Şener Şen  ile kadın el ele şarkı söylemeye başlarlar. Kadınla (Müjde Ar)  ve onu seven ağa yanaşması Şener (Şener Şen) bir türlü ayrılamaz. Bunu izleyen Uğur Yücel gece kulübünün gürültüsünden çıkarak kendisini sokağa atar. Buraya kadar normal. Filmi o yıl yaz ayında çekmiştik. Sanırım 30 Ağustos törenleri için olsa gerek İstiklal Caddesi’nden Tünel’e giden caddeye  ışıklı tak kurmuşlardı. Hava çok sıcaktı her yer kavruluyordu.

 

Ben Uğur Yücel’in, Tünel’den bize doğru yürüyüşünü çekeceğim. Gece 12’den sabaha kadar tek planımız bu. O ara Ertem Abi, (Ertem Eğilmez) 30 kiloya düşmüş. hasta yatıyor, öldü ölecek ve ben bu sahneyi çok önemsiyorum. Ekrem Bora’nın, ‘Sürtük’ filminden etkilenmişiz. Tankerle su getirip yerleri ıslatacağız ve takların renkleri caddeye can verecek, sokak ayağa kalkmış gibi olacak, dramatik ve psikolojik yanı ağır basacak. 1989’da tanker 200 liraya geliyordu.Ertem Abi, “sen buna inanıyor musun?” dedi, “evet" dedim. Tankeri getirdik ama hava o kadar sıcak ki su bize yetişmeden buhar oldu uçtu.2 tanker daha geldi bana mısın demedi. Ben 800 TL’ye 4 tanker suyla caddeyi sonunda ıslattım. Ertem Abi duyduğunda çıldıracaktı ama en azından beğendirmem lazımdı.Sabaha kadar uğraştık ortada bir şey yok. Tam kayda giriyoruz bir nara sesi geliyor, kesmek zorunda kalıyoruz. Uğur Yücel ıslak caddede bize doğru gelmeye başladı bir yandan ağlıyor, bir yandan elindeki kartvizitleri yırtarak yere atıyor. Kamera pikabın üzerinde. Biz geri geri gidiyoruz, hem Uğur Yücel, hem ıslak cadde hem ağlıyor.Işık kullanmıyoruz, sadece taklardan ıslaklığa yansıyan ışıklar var. Sonunda sahneyi çektik. Filmin video bandını Ekrem Abi’nin evine doluşarak tekrar tekrar izledik. O sahnede Ertem Abi bakarken ağlamaya başladı. Bana, “Bu kadar güzel çekmeye hakkınız yok” dedi. Hepimiz çok duygulanmıştık. İşte unutamadığım sahne budur.

 

Bizi yıllar öncesine götürdünüz ve gerek dünya gerek Türk sineması ile ilgili zihin açıcı bilgiler verdiniz. Ayrıca son 100 yılın en iyi görüntü yönetmenlerinden biri ile röportaj yapma lezzetini tattırdınız. Çok teşekkür ediyorum…

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak: (devhaber) - www.devhaber.net Editör: Murat Güreş
Etiketler: SOKAĞI, AĞLATAN, YÖNETMEN,
Yorumlar
Haber Yazılımı