Haber Detayı
04 Ekim 2018 - Perşembe 14:25 Bu haber 212 kez okundu
 
Duyun-u Umumiye’den McKinsey’e 140 Yıldır tekerrür eden tarih
Günümüz yazarlarından Salih Zeki Tombak, gündem de olan McKinsey araştırmasını dev haber okuyucuları ile paylaşmak istedik.
- Haberi
Duyun-u Umumiye’den McKinsey’e 140 Yıldır tekerrür eden tarih

Uzun süredir alttan alta İMF konuşuyorduk.Bir haftadır, McKinsey konuşuyoruz.McKinsey’le birlikte “Duyun-u Umumiye” yeniden gündemimize girdi.

 

Duyun-u Umumiyye ile başlayalım.

Ernest Hemingway’in “İhtiyar Balıkçı ve Deniz” kitabını okumakla; 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması sonrası Osmanlı Tarihini okumak, bende aynı duyguları uyandırıyor. Köpek balıkları kayığın yanına bağlanmış dev balıktan sürekli parçalar koparmakta ve bu saldırılar esnasında balıkçının da hayatını tehdit etmektedirler.

 

Osmanlı devleti, kendisine yapılanı anlayacak bir tecrübeden geliyor. Çünkü O da zamanında imparatorluklardan büyük lokmalar kopardı, devletler yuttu.  Anlıyor ve bazıları doğru, bazıları yanlış veya yetersiz tedbirler alarak sonunu geciktirmeye çalışıyordu.

Yenilikçilik ve şehzadelere çok iyi bir eğitim vererek tahta hazırlamak bu tedbirlerdendir.

 

Sultan Abdülaziz Osmanlı’nın en büyük yenilikçilerinden 2. Mahmut’un tahta geçen ikinci oğludur. Çok iyi bir eğitim almıştır.  Dil bilir, sipariş ettiği savaş gemilerinin planlarını çizecek kadar mühendisliği vardır; tarih, coğrafya tahsil etmiştir, usta bir marangozdur, hem Osmanlı, hem batı tarzında çok güçlü besteleri vardır,  Hicaz sirto ve Gondol şarkısı bunlara en bilinen iki örnektir. Ata biner, müthiş bir güreşçidir, Mısır’a Yavuz Sultan Selim’den sonra giden ilk padişahtır. Avrupa’yı gezen ilk padişah da odur. Paris’i öyle güçlü sallamıştır ki; Osmanlı etkisi pek çok alanda kendisini göstermiş, Mozart’ınki başta olmak üzere, Türk Marşları bestelenmiştir.

 

İlk demiryolları onun döneminde döşendi. Osmanlı donanmasını, zırhlıların çoğu Haliç’de çürümüşse de, büyüklük olarak dünyanın sayılı donanmalarından biri yapmış; ilk pulu basmış, okullaşmaya hız vermiş; idari ve adli yapıyı modernleştirmiş bir padişahtır.

 

Peki bu meziyetlerin çöküş yönünde güçlü bir akıntıya kapılmış Osmanlı’nın akıbetine ne kadar etkisi oldu? Veya II. Abdülhamit amcası Abdülaziz’den daha mı başarılı oldu?

KIRIM HARBİ ve DIŞ BORÇ

Fotoğraf ilk defa Kırım Harbinde, basın tarafından kullanıldı ve  savaşın nasıl berbat bir şey olduğunu, savaş alanından uzaktaki milyonlarca insana gösterdi: Sivastopol’da birbirini öldürmeye çalışan her iki taraftan  500 bin asker!  Üstüste binlerce ceset, salgın hastalıkların telef ettiği on binlerce genç insan… Engels bu savaş için “Tarihin en anlamsız savaşı” demişti..

 

Bizde acı bir anlamı vardır: “Sivastopol önünde yatar gemiler”… Savaş bir yandan Tuna boyunda da sürmekte; burada Rus ordusuyla Osmanlı ordusu birbirini kırmaktadır.

 

Osmanlı, Kırım Harbi sonrasında, 1856’da toplanan Paris Konferansı’nda İngiltere ve Fransa ile birlikte, galipler tarafında oturdu; ama, ekonomik olarak çökmüş haldeydi.  Esasen daha 1850-51 yılında hazine maaşları bile ödeyemez durumda olduğu için Mustafa Reşit Paşa ilk dış borç anlaşmasını imzalamış; fakat Sultan Abdülmecit yabancılara borçlanmanın tehlikelerine karşı uyarıldığı için, ciddi bir tazminat ödenmesini göze alarak anlaşmayı geri çevirmişti. Ama savaş harcamalarını karşılayabilmek için ve sürekli borç vermeyi teklif eden, Osmanlıyı borçlandırarak sömürmeye kararlı  İngiltere ve Fransa’nın ısrarları sonucu, 24 Ağustos 1854’te  ve 27 Haziran 1855’te iki borç anlaşması imzalandı.  Borçlara karşılık Mısır vergisi, Suriye ve İzmir gümrük gelirleri teminat gösterildi.

 

“Dış borçlanma Osmanlı yöneticilerine kolay geldiği için kısa zamanda alışkanlık haline geldi. 1854’ten 1874’e kadar 15 dış borç anlaşması imzalandı.” (İslam Ansiklopedisi, Duyunu Umumiyye md.) Bu borçlanmalarda, borç 239 milyon Osmanlı lirasıydı; ama devletin eline 127 milyon Osmanlı lirası geçmişti. O dönemde 6 ile 9 arasında faizlerle borç alınan “Faiz lobisi”ni mutlu etmeye ta o zaman başlamıştık. Yönetimin çok kolay alıştığı diğer kötülük ise Kaime adı verilen kağıt para idi. Altın, gümüş veya üretim karşılığı olmayan ve hesapsızca basılan kaimeler hızla değer kaybetmiş ve toplumsal huzursuzluklar yaratmıştı.

 

Dış borcun bir kısmı tamamen değersiz hale gelmiş kaimelerin ve bakır paraların tedavülden kaldırılması için kullanıldı.

 

“Osmanlı hükümetinin aldığı borçlar İngiltere ve Fransa’da Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığı ve istikrarına doğrudan kişisel ilgi duyan önemli rantiye grupları yaratmıştı.” (…) “Ağır ordu ve donanma harcamaları ve sabit gelirler daha fazla dış borçlanmayı getirirken bir yandan da kredi veren yabancıların taleplerini karşılamak giderek daha fazla sorun yaşamak anlamına geliyordu. 1865’ten sonra alınan yeni krediler aşağı yukarı tümüyle eski borçların faizlerini ödemek için kullanılmıştı.  1870 yılı ortalarında sürekli borçlanma sonucunda devletin toplam 22 milyon liralık gelirinin, 12 milyonu ulusal borcun faiz ödemelerine gidiyordu.”(Doğu Sorunu, 1774-1923, s. 189, Matthew Smith Anderson, çev İdil Eser, YKY, 2. Baskı 2010) Alınan her borç için devletin gelir kaynaklarının bir bölümünün teminat gösterilmesi, ülkeyi ve ülkenin geleceğini ipotek altına sokmaktaydı.

 

Savaşların, ayaklanmaların, borçlanmaların ağır ve kasvetli ortamında 1861’de Sultan Abdülmecit ölmüş ve yerine kardeşi; kendisi gibi iyi yetiştirilmiş ve yenilikçi hayalleri olan Sultan Aziz geçmişti.  Savaşlar, ayaklanmalar ve borçlanmalar devam etti. Rumeli ve İzmir-Aydın demiryolları yapıldı.  Fransızlar,  Osmanlı Mısır’ında, tamamen kendi hesaplarına Süveyş Kanalını açtılar. (1869)  “Limanlarda, bankalarda ve her çeşit hizmet sektöründe yabancıların yatırımları yavaşça büyüyordu. 1867 tarihli yasayla  yabancıların Osmanlı İmparatorluğu’nda emlak sahibi olabilmesi, yabancı sermaye yatırımlarını kolaylaştırmıştı.” (a.g.e s: 190)

 

Ve bu arada, tamamen borçlar kullanılarak Boğaziçi’nde 13 tane saray, kasır,  ve çeşitli köşkler, konaklar yapıldı.

Bazı çizgilerin tanıdık geldiğinden eminim.

 

İMPARATORLUK KONKARDATO İLAN EDİYOR

Anadolu’da 3 yıldır devam eden bir kıtlık vardı. “Abdülaziz’in yeteneksizliği, israfçı tutumu ve büyüklük kompleksi, 1873-1874 yıllarının kıtlığı ile birleşince, Bosna ve Hersek’teki isyandan önce bile Osmanlı başkentinde huzursuzluk artmaya başlamıştı.” (a.g.e s. 200)

 

“1875 mali yılı bütçe açığı 5 milyon lirayı geçiyordu.  Aynı yıl ana para ve faiz olarak dış borç taksidini ödemek için 14 milyon lirayı gerekiyordu.  Rumeli’deki isyanlarla uğraşan ordu için acil 2 milyon liraya ihtiyaç vardı.” (İslam Ansiklopedisi.a.g.md) Sadrazam Mahmut Nedim Paşa hükümetin ve padişahın onayını alarak 6 Ekim 1875’te, Dünya borsalarını ayağa kaldıran açıklamayı yaptı. Buna göre Osmanlı Devleti, borçlarının yarısını nakden ödeyecek; diğer yarısını ise 5 yıl vadeli ve 5 faizli tahvil  verecekti. Bu amaçla 35 milyon liralık tahvil ihraç edildi ve bir dolu teminat gösterildi.

 

Avrupa’da gösteriler, protestolar, mitingler düzenlendi ve Avrupa devletlerinin Osmanlı’ya müdahale etmesi istendi. Osmanlı borç taksitlerini ödemeye başlamıştı ki; Bosna ayaklanmasına ek olarak, 1876’da Sırp ve Bulgar ayaklanmaları baş gösterdi. Nisan 1876’da ödemeler durduruldu. Avrupalı rantiyeler hükümetlerini sıkıştırarak, OSMANLI MALİYESİ İDARESİNİN MİLLETLERARASI BİR KOMİSYONA DEVRİNİ istediler.

 

30 Mayıs’ta Harbiye Nazırı Hüseyin Avni Paşa ve Midhat Paşa’nın komplosuyla Sultan Abdülaziz tahttan indirildi. 5 gün sonra da şaibeli bir şekilde öldü. İntihar ettiği iddia edildi. Yerine kısa bir süre tahtta kalacak olan, çünkü ağır psikolojik sorunları bulunan V. Murad tahta geçirildi. 15 Haziran’da Hüseyin Avni Paşa ve Hariciye Nazırı Avni Paşa bir subay tarafından, “kişisel nedenlerle” öldürüldü.

Nihayet 31 Ağustos’ta, İngiliz elçisinin ihtiyatlı cesaretlendirmesiyle V. Murad kansız bir şekilde , nazırları tarafından tahttan indirildi. Yerine anayasa yapacağına ve sorumlu danışmanlardan oluşan bir konsey ile birlikte hareket etmeye söz vermiş olan, üvey kardeşi II. Abdülhamit tahta geçti.

 

Abdülhamit mevcut borçların devletten devlete borçlar olmadığını; dolayısıyla siyasi bir yönünün bulunmadığını, borcun şahıslardan alındığını ve alacaklıların temsilcileriyle görüşülerek çözüm yolunun bulunacağını duyurdu. Alacaklıların Osmanlı Maliyesinin milletler arası bir komisyona devrini içeren teklifleri reddedildi ve bir çözüm bulunmadan, “93 Harbi” olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı patladı ve savaş bitinceye kadar bir ilerleme sağlanamadı.

 

Savaş 13 Temmuz 1878 tarihli Berlin anlaşmasıyla sona erdi. Anlaşmada Osmanlı dış borçlarının tahsili için uluslararası bir komisyon kurulması tavsiye ediliyordu. Bunun üzerine Osmanlı’nın iç alacaklıları olan Galata Bankerlerinin kontrolündeki basın yabancıların alacaklarını tahsil için vergileri bir milletler arası komisyon eliyle toplamasını “Milli Egemenliğin ihlali” olarak protesto etmeye girişti.

 

RÜSUM-I SİDDE KOMİSYONU’NDAN DUYUN-U UMUMİYYE’YE

Hükümet Sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa başkanlığında ve içinde Osmanlı Bankası Müdürü Foster’ın ve Credit Lyonais müdürü Mercet’nin de bulunduğu bir komisyona devletin gerçek gelirlerini tesbit ettirdi ve borçların ödenmesi için devletin 6 gelir kaynağını tahsis etti.

150 yıldır hiç değişmeyen kalemler, müskirat-alkollü içeceklerden alınan vergiler; tütün ve tömbeki tekeli vergileri bu 6 gelir kaynağının başında gelmekteydi. Ayrıca İstanbul, Samsun, Bursa, Edirne ipek öşrü, pul, İstanbul ve civarı deniz ürünleri vergisi bu komisyon tarafından işletilecekti.

 

Tahsil edilen gelirlerle öncelikle Osmanlı Bankası ve Galata Bankerlerinin alacak taksiti olan 1.100 bin lira ve masraflar düşüldükten sonra artanla dış borç taksitleri ödenecekti.

 

Komisyon ilk iki altı ayda çok başarılı olunca Avrupalı alacaklılar bu komisyonu devralmak üzere Osmanlı devletine askeri tehdit dahil her türlü baskıyı uyguladılar ve sonunda bu altı vergi,  İngiliz, Fransız, Alman, Avusturyalı, İtalyan, Hollandalı ve Osmanlı temsilcilerinden oluşturulacak milletler arası bir DUYUN-U UMUMİYYE MECLİSİ’ne devredildi. Meclisin başkanlığını dönüşümlü olarak İngiliz ve Fransız temsilci yürütecekti.  Hükümet bu konudaki düzenlemeyi 20 Aralık 1881’de (28 Muharrem 1299) bir kararname ile ilan etti. Kararname Muharrem Kararnamesi olarak tarihe geçti. Ve Osmanlı devleti alacaklılara başka gelir kaynaklarını da tahsis etmek zorunda kaldı.

 

Komisyon önce Sirkeci’de bir binada faaliyete başladı. Sonra şimdi İstanbul Erkek Lisesi olarak bilinen binanın 1897’de inşası bitince kendi binasına geçti. Bu arada ülkenin çeşitli yerlerinde Başmüdürlükler kuruldu. Organizasyonda 5537 kişi çalıştı. Bunların sadece 182 kişisi yabancı idi.

 

Dış Güçler, daima yerli işbirlikçilerle çalışır, kuralı burada da işledi.

 

Duyun-u Umumiyye idaresine bir tür taşeronluk yapmak üzere kurulan Tütün REJİ’sinin  özel kolluk kuvveti KOLCULAR ile tütün ekicileri arasında yaşanan gerilimlerde 1883-1902 arasında en az 20.000 KİŞİ ÖLDÜ. Reji idaresinin imtiyazları ancak Lozan Anlaşmasıyla kaldırılabildi. Ancak tütün tekeli ve kolculuğu Cumhuriyet’te de devam etti.

 

Çünkü halka kötülük sadece emperyalizm ve sömürgeci dış güçlerden gelmez. Sınıfsaldır.

Borçların ödenmesi, Cumhuriyet döneminde  ve 1950’lerde tamamlanabildi.

 

İMF’nin ve McKinsey’in dış alacaklıların aracı mekanizmalarından olduğunu ve  görevlerinin  Türkiye’yi BORÇ ÖDEYEBİLEN BİR HALE GETİRMEKTEN İBARET olduğunu söyleyerek bitiriyorum.  Tabii bir sonraki yazının konusu mecburen İMF ve McKinsey olacak.

 

 

Kaynak : www.kuzgunportal.com

Kaynak: Editör: Ali Vefa Yurdal
Etiketler: Duyun-u, Umumiye’den, McKinsey’e, 140, Yıldır, tekerrür, eden, tarih,
Yorumlar
Haber Yazılımı